ANLAT BABAANNE

Üç gündür evden çıkamadım, ne yapacağımı bilemedim, dur bi sana sarılayım, iyi ki geldin babaanne. Gir hemen gir.
Ver, alayım yemeği ama gerek kalmadı artık. O gitti babaanne, evi havalandırdım sen hiç merak etme.
Sen, konuşmadan ne çok anladın beni babaanne. Nasıl oldu bu? Nasıl da benim sessiz müttefikim oluverdin öyle?
Gözlerinle “ya sen gidersin, ya o” demiştin. Haklıydın, sen beni gitmekten kurtardın, seni çok seviyorum, sağol babaanne.
Tamam tamam ağlama, ben de ağlamayacağım; senin aksine, ben lal olmayacağım, anlatacağım. Hadi oturalım. Anlatmazsam çatlayacağım babaanne.

Nereden başlayayım anlatmaya, bilemiyorum. Mesela artık ampul bile değiştirmiyordu, o derece yani. Aldırışsızlığının uyuşuk gaddarlığı beni canımdan bezdirmişti.

“Haydi” diyordum “şunu değiştirelim”,
“ne gerek var” diyordu, “diğeri yanıyor ya.”
“İyi de, böyle bir gözümüz kapalı gibi mi oturacağız odada?”,
“oluversin ne olur?” diyordu.
“Misafir gelecek ortalığı toplayalım”
“Aman bizi bu halimizle beğenmeyen evimize de gelmesin.”

Öylesine had safhaya gelmişti ki aldırışsızlığı, artık kendimi de onun yanında kaale alınmayan bir kimse, bir fazlalık gibi hissetmeye başlamıştım. Sana da olmuş muydu böyle babaanne?

Etrafımdaki herkes “adamın ağzı var dili yok, sen de buldun da bunuyorsun” diyordu. Oysa adamın ağzı olup dilinin olmayışının uyuşukluğundan kaynaklandığını; bunun da çığ gibi bir umursamazlığa evrildiğini, bende gaddarlık olarak tezahür ettiğini bilmiyorlardı. Bu adamla hayatıma devam etmenin, kendime sürekli zulmedilmesine izin vermek demek olduğunu anlamıyorlardı.
Sen nasıl anladın babaanne?

Ben, çokça ameliyat olmuş bu yüzden narkoza bağışıklık kazanmış bir hasta olduğumu, terastaki kapanmayan pencereyi ona göstermeyi planladığım an anlamıştım. “Aman canım ne olacak, azıcık yel girer” demiştim kendi kendime onu taklit ederek. Sinirle içeri geçip çerçevenin içinden o çok sevdiği fotoğrafını aldığım gibi pencerenin kapanmayan -pardon yel giren- yerine deli bağlar gibi koli bandıyla yapıştırmıştım. En sinir olduğum suretle yel giren yeri bir nebze de olsa yamamıştım, üstünü örtmüştüm, dışarıya göstermemiştim. O gün içimdeki öfke sadece içimde kalmış, şaşırtıcı bir biçimde dışıma taşmamıştı. Hiç unutmuyorum; güneş batmış, gökyüzü eflatunlar, pembelerle canlanmıştı. Sonbahar kışa göz kırptığından pencereden usul usul eve ayaz girmekteydi. Benim hayatımı yavaş yavaş ele geçirdiği gibi, pencereden usul usul, sinsice giren yele, bu benzerlik dolayısıyla isyan edesim gelmişti. Pencerenin bozuk olduğu bir anlaşılsa belki tamir edilir, belki her şey yoluna girerdi. Olmadı.

Her sıkıntıda bir tur, o pencerenin karşısına çıkıyor, ringdeymiş gibi sıkıyordum yumruklarımı. Penceremiz tam on dört ay bantlı kaldı biliyor musun babaanne?

İşte o malum gün de koli bantlı sureti tokatlayıp biraz rahatlamıştım ki, yine sen gelmiştin babaanne, hani o perukvari şey vardı başında. Elinde de nohut pilav. Girmemiştin içeri.

Elinle, yüzünle “nasılsınız?” demiştin de, anlaşılmayan gerçekleri anlatmaktan çok sıkıldığımdan olsa gerek, “iyiyiz, iyiyiz, çok iyiyiz” demiştim. Elindekileri alıp seni yolcu ettikten sonra yemekleri mutfak tezgâhına bırakmıştım. Arkandan “yemekte ne var?” diye bağırmıştı da, yatak odası aynasındaki güzelliğime bakarak en güzel giysilerimi aldırış etmeden giymiş, belime dokunan saçlarımı başımın tepesinde tutup bir kerede kesmiştim. Senin o peruk gibi şeyle yaşamana, hayatına böyle devam etmene daha fazla dayanamazdım babaanne. Sen her gün bize yemekler getirirken; seni, kafanda kimin olduğunu bilmediğin saçlara mahkûm edemezdim.

Güzelliğimi aynada bırakıp mutfakta sofrayı kurup beklemeye başlamıştım. Zavallı, ellerini ovuşturarak hapur hupur yemeğini yemişti ama üstümdekileri de saçımı da fark etmemişti. Ben yine yememiştim, o da yine “neden yemiyorsun?” dememişti.

Sen, baş parmağını işaret parmağının ilk boğumuna birkaç kez götürdükten sonra sıkılı parmaklarını aniden açıp kış kış kış etmiştin ya, ben “yavaş yavaş olur”, “aniden gider” dediğini anlamıştım. İşte aynen öyle oldu, kafasını yemekten kaldırdı, yüzüme baktı; gözümün ta içine baktı, hiç bakmadığı gibi baktı -keşke hep öyle baksaydı- aniden kafası tabağın üstüne düştü, pat diye.

Ben çıkamadım dışarı babaanne, yok hiç kapı çalmadı.
Gel bak, temizledim üstünü başını, pijamalarıyla yatırdım yatağa.
Şu aynanın önündeki saçlar senin, al babaanne, bunlarla sana güzel bir peruk yaptıralım.
Dedem de böyle mi, böyle yavaş yavaş mı gitti babaanne? Haydi sen anlat. Konuş nolur babaanne.
Ağlama. O gittiğinden beri konuşmamışsın. Konuş nolur babaanne.
Dedem sana ne yaptı babaanne? Haydi anlat, nolur babaanne.

Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
  Bildirim al  
Bildir