SALINCAK


Erken saatte başlamış bir gündü. Henüz tamamlanmamış temizliğin tam ortasında duyuldu sesi:

“Bohçacı geldi haaanııım! Bohçaaacııı!”

 

Evde, evlilik yaşında kızların olduğunu bilmenin ferahlığı; kapıdan çevrilmeyecek, hor görülmeyecek, hatta hırpalanmayacak olmanın rahatlığıyla içeri girdi. Üç beş kuruş kazanacağını, yükünün hafifleyeceğini, annemle iki lafın belini kıracağını da biliyordu. Neşeyle seslendi:

“Huuuu! Bohçacı geldi bohçacı!”

 

Eskiydi ama bakımlıydı evimiz. Yıkık yerleri elle sıvanarak tamir edilmiş, dar uzun koridoru çivit maviye boyanmıştı. Kendini kara, lastik ayakkabıların bile özenle dizildiği girişteki ayakkabılığın yanına atıverdi. Bohçasını da derin bir “ Ohhh!” çekerek yere bıraktı.

“A be almaz mısın şu akça pakça ablama çiçekli bi çarşaf takımı?”

 

Annem önce yer minderlerini vagon gibi sıraya dizdi. Sonra krem, kırmızı, mor çiçekli; koyulu açıklı, soluk ama inadına mor çiçekli, divan örtüsünü titizlikle düzeltip bohçacının yanına tonton vücudunu bırakıverdi.

 

Çingeneler…

Öfke ve neşenin şaşırtıcı birlikteliğini ve hızlı değişimini en iyi yaşayan, nesilden nesile aktarılan hırsızlık alışkanlıklarından dolayı sadece genlerini suçlayan göçebe topluluk… Bohçacı Hasibe, onların içinde evi barkı olan seçilmiş gruptandı. Annem tanırdı kadını. Yine de el çabukluğu ile çantasına bir şeyler atıvermesinden oldum olası çekinirdi. Bu yüzden evdeki son düzenlemeleri hızlıca yaptı. Çingeneydi nihayetinde, adı çıkmıştı.

 

Adı çıkmıştı.

Adı çıkmıştı.

Bir insanın adı kötüye çıkmaya görsündü.

Bir insan, sesi büzüşesicelerin diline düşmeye görsündü…

 

Bir iki hal hatırdan sonra bohçanın sıkı sıkı, ilmek ilmek, karman çorman atılmış düğümünü büyük bir ustalıkla çözdü Hasibe.

 

Düğümleri çözmek de beceri isterdi; sıkışıp kalanı, düğüm düğüm olanı çözmek herkesin harcı değildi. Çözülmeyecek bir bağ kurmak da öyleydi…

 

“Şu beyaz nevresim takımı yeni geldi. Tam çeyiz için…”

Kahve fincanlarını uzatırken gördüm, nevresim takımı salondaki el dokuması halının üzerine serilmişti.

“Aman evladım dikkat et, kirlenmesin! Beyaz, çabuk leke gösterir.”

Kirlenmesin!

Kirlenmesin!

Beyazda leke çabuk görünür.

Dikkat et!

Dikkat!

Aman ha!

 

Bohçacının iriliğine yakışmayan eğretilikteki minik, donuk, soluk bakışlarını üzerimde hissettim. İçim ürperdi. Kahve tepsisini yere bıraktığım gibi dışarı çıktım.

Sonbahardı. Havada tatlı bir sıcaklık vardı. Önce kapı önündeki zambakları, ortancaları, adını bilmediğim kırmızı, pembe, beyaz çiçekleri suladım. Hepsi kokusuyla, rengiyle harikaydı. Hepsi dalıyla, yaprağıyla, çiçeğiyle eksiksizdi, kusursuzdu.

Oysa benim bir yanım eksikti.

Bir yanım yarım…

Ben de bu evin kızıydım.

Ben de bu tavanı yüksek, duvarı taştan, divan örtüleri hep muntazam bir düzen içindeki evde büyümüştüm; Ayşe, Aylin, Aydan da…

Onların değildi ama benim bir yanım eksikti, kusurluydu.

 

Annem içeriden seslendi.

  • Açelya, gel bir bak kızım şu çarşaflara!

Hortumu bir çiçeğin dibine bıraktım; çiçekler solmasın!

 

 

İsteksiz adımlarla içeri girdim.  Holün ortasında, bu kez kırmızılı bir nevresim takımı seriliydi.

“Ben karar veremedim, hangisi olsun, diye sordu annem.”

Çingene, kahvesini yudumlarken minik, boncuk boncuk gözleriyle bana yine soğuk soğuk baktı.

“Mavi olsun,” dedim.

“Mavi nevresimim yok ki be kızanım.”

“Yoksa kırmızıyı da beyazı da topla koy bohçana, istemiyorum!”

Bohçacı çarşafı itina ile toplayıp katlarken:

“A be n’oldu şimdi bu kıza? Ben ne dedim ona ablacağızım?”

“Nişanlandığından beri böyle. Evlenecek her kızda olur böyle haller Hasibe, sen onun kusuruna bakma.”

 

Annem, dağılanı toplamakta bohçacı kadın kadar mahir değildi. Düğümleri çözmekte de onun kadar istekli değildi zaten.

“En iyisi şu üzerinde pembe açelyalar olan beyaz nevresimi ver sen. Kızıma da bu yakışır.” dedi.

 

Beyaz, temizliktir,

Saflıktır,

Güzelliktir,

Masumiyettir.

 

“Bak en güzeli seçtin, sen bu işi biliyorsun kız ablacağızım.”

İçeride sıkı bir pazarlık için eller birbirine yapışmış sallanırken benim de yakama yapışan bir şeyler, acımasızca bedenimi sarsıyordu. Derinlerde bir yerde, geçmişimden halâ bitmeyen bir hesap görülüyordu.

Her fırsatta bıçak gibi saplanıp duran bu şeyi silip atmak istiyorum.

On beş yıldır sırtımda bir kambur gibi taşıdığım bu yükten, kurtulmak istiyorum.

Ağır.

Çok ağır.

Hasibe’nin bohçasından bile ağır.

Hasibe ile annem alışverişi tamamlayıp kahvenin fal kısmına geçtiler.

“Şurada bir ağaç görüyorum. Yanında iki göz odası olan bir ev. İçini göremiyorum ama ağacın dalları eve güzelce gölgelik olmuş.”

“Nerede Hasibe? Ağaç mağaç gördüğüm yok benim.”

“Ah be ablam, falda benim gördüğümü sen nasıl göreceksin? Onu bilen görür be a!”

“Bak evin bahçesinde bir kalabalık bir heyecan…” İri, etli parmaklarını fincanın içine uzattı. Minik, boncuk gözlerini iyice kısıp sesine gizemli bir ahenk katarak:

“Kız abla, havadaki kara bulutları da görmüyorum deme be, bal ablacım benim.”

“Ay Hasibe içime bir daraltı koyup da gitme, ooofff!”

Tiz bir kahkahanın ardından Hasibe’nin neşeli sesi duyuldu.

“Benim güzel ablam yok be yaaa. Bak sadece kısacık bir zaman. Sonra her yer güllük gülistanlık. Hadi düğününüz mübarek olacak, bu ceylan gözlü kız feraha kavuşacak. Ben gideyim artık be. Oturdum kaldım şuracıkta.”

 

Alyansı çevirmekten parmağım kıpkırmızı olmuştu. İnsanın hayallerini elleriyle boğmasının ne demek olduğunu bilir misiniz?

Nereden bileceksiniz?

Yaşadıklarım öyle karışık, hayallerim öyle duru, içim öyle kıpır kıpır ki…

Çocukluğuma dair içten bir kahkaha yankılanıyor kulaklarımda. O gün fırfırlı, kırmızı bir elbise giymiştim. Kollarımdaki dantellerin renginden, saçlarıma kurdele takılı… Eteklerimden tutup dönmeye başladım. Ben döndüm, fırfırlar açıldı; açıldıkça daha hızlı dönmeye başladım. Hızım arttıkça eteklerim daha geniş havalanıyordu. Kahkahalarla gülerken kendimi yerde buldum.  Babam koşarak elimden tutup kaldırdı. Kanayan dizimi temizleyip yaramı sardı.

Düştüm.

Kanadım.

Tek başıma yaramı saramayacak kadar küçüktüm.

 

Tek başıma bu yarayı saramayacak kadar güçsüzüm.

Gücüm yok.

Sevdiklerim üzülmesin diye taşıyorum yıllardır bu yükü.

Siz, hayatımın hiçbir yerinde olmayan insanlar;

Bir de siz konuşmayın diye…

 

İnsanın sevdiğine kavuşamaması ne demek bilir misiniz?

Siz bilmezsiniz. Nerden bileceksiniz? Siz hiç içten sevmemişsiniz.

 

“Kızım çiçeklerin dibi göl gibi olmuş, kapat artık çeşmeyi.”

Ben çeşmeye doğru giderken annem öğle yemeği için eve gelen babamı köşeye sıkıştırmış, fısıldıyordu.

“Bir sıkıntısı var bu kızın. Tedirgin edici, iç bunaltıcı bir sessizliği var. Anlamadım, Halit’i mi istemiyor acaba?”

“Yok canım, o da nereden çıktı Hatice. Halit’e bakarken Açelya’nın gözlerinin içi parlıyor. Evham yapma.”

“Ay ne bileyim. Düğüne şunun şurasında bir ay bile kalmadı. Valla son dakikada istemediğini filan söylerse el âleme rezil oluruz.”

 

El âlem…

El…  âlem…

Çamura bulanmış sarı hortumu fırlatıp çeşmenin kurnasını çevirdim. İncir ağacının altında öylece kalakaldım.

Bir çocuk merhameti aradım ama annemin sözcüklerinde bulamadım.

Beni biri öldürdü anne!

Bak şu incir ağacına iyi bak, görüyor musun? Yok! Onun olanlarda bir suçu yok. Peki, benim ne suçum var? Beynimi kemiren kurtları görüyor musun? Hem de yıllardır…

Okulda

Evde

Çiçek toplarken

İp atlarken

Mektup yazarken

Yalnızken

Senin yanındayken

Ah, babam varken!

Uyurken bile

Beynimin

İçini

Kemirdiler.

 

Ümit ettim

Hayal kurdum

Cesaretlendim

Korktum

Korktum

Daha çok korktum

 

Geçmişimin puslu camlarından geleceğimi göremedim.

 

Ah, savunmasızdım!

Korunmasızdım.

Sığınmasızdım.

 

Bu acıyı benimle taşıyacak bir yüreği nerede bulabilirdim?

Kim beni anlayabilirdi?

Kimin göğsüne başımı yaslayıp içimdeki dev canavarı kusabilirdim?

Kimin merhametine güvenebilirdim?

Sevdiğim adamla evlenebilseydim belki de güzel bir yuva kurabilirdim. Ne de güzel bir gelin olurdum. Ne de güzel bir anne olurdum kim bilir. Kızıma, hatta oğluma da merhameti anlatmadan önce merhametini yitirmiş sırtlanları anlatırdım. Sonra merhameti ilmek ilmek işlerdim kalbinin en nahif köşesine.

 

“Açelya neredesin kızım?”

“Bahçede!”

“Ben davetiye dağıtmaya gidiyorum. Leğendeki çamaşırları asıver. Ocaktaki yemeğe bakmayı da unutma e mi.” Yanmasın.”

“Bakarım anneciğim!”

 

 

Sakın yanmasın.

İyi bak, yanmasın!

Biliyorsunuz değil mi? Kızlar annelerini de çok çok çok çooook severler. Onların üzülmelerini hiç istemezler.

 

Eylüldü.

Henüz dokuz, on yaşlarındaydım. -Düşünüyorum da çocukluğuma dair anılarım bu yaşlarda bir bıçak gibi kesiliyor.-

Çeşmenin dibindeki incirin yola sarkmış dallarından, olgunlaşmış en güzel yemişleri topladım avuçlarıma. Yüzüme bir tebessüm yayıldı.

Bir, iki, üç, dört, beş.

Tam beş tane.

Zaten minicik avuçlarıma bu kadar sığdırabilmiştim.

Oysa çocuk kalbim tüm ağacı toplayıp götürmek istiyordu.

Tek başına oturan yaşlı adamın yanına koşa koşa, neşeyle gittim. Tahta giriş kapısının yanına oturmuş, elindeki bastona, hayata tutunur gibi tutunmuştu. Yaklaştım ve avucumun içindekileri adamın avucuna bıraktım. Sevgiyle baktı yüzüme. İçimde iyilik yapmanın güneş gibi aydınlığı ışıldadı.

 

Çocukluğuma dair bir de salıncak kurup sallanmalarımızı hatırlıyorum. Bir taşı urgana bağlar, ağacın en yüksek dalının üzerinden geçirirdik. Taşı fırlatırken yaralanmaktan korkup sağa sola kaçışırdık.

Taş ağır yaralardı, öldürebilirdi bile maazallah. Babam sıkı sıkı tembihlerdi.

“Aman ha kızım, çok dikkat edin!”

Birini öldürmek âlemi öldürmeye denkti. Öyle söylerdi babam. Urganı dala geçirdikten sonra ucunu, bizi çekecek kadar sıkı bağlardık. Annem, düğümün üstüne yumuşak minder yerleştirirdi. Oturur, sırayla sallanırdık. Ayaklarımızı ileri, geri salladıkça parmak uçlarımız göğe değecek sanırdık. Kahkahalarımız tüm sokağa yayılırdı.

 

 

Çocuk sesleri…

Çocuk kahkahaları…

Çocuk saflığı…

 

“Oh be! At üzerinden şu ağır havayı Açelya! Güzel bir salıncak kurup sallan şöyle çocukluğundaki gibi. Parmak uçların göğe değsin. Yine kahkahalarla gül, gözlerinden yaş gelsin. Yine kahkahalarla gül. Gözlerinden yaş gelene kadar…”

 

Yüzümde bir gülümseme ile toparlandım. Ağacın en kalın dalına baktım. Kilere koşup urganı kaptım ve incir ağacının yanına geldim. Sanki ilk defa salıncak kuracakmışım gibi heyecandan ellerim titredi. Gerçi en son salıncak kurduğumda galiba on yaşlarındaydım. Ama yine de çok acemi sayılmazdım. Urganın ucuna taşı bağladım. En kalın dalı gözüme kestirdim, fırlatmak için elimi kaldırdım.

Sonra vazgeçtim.

Denemeye vaktim yoktu, annem bir sürü iş söyleyip gitmişti. Garanti olsun diye bahçe duvarına çıkıp dala tırmandım. İpi daldan geçirip sıkıca bağladım.

-“Çocuk değilim artık. Ya beni çekmezse!”

Sanki düğümü sıktıkça zihnimdeki düğümler bir bir çözülüyordu.

 

En az Hasibe’nin bohçası kadar sıkı oldu.

Minderim yok!

Canım çok acır mı?

Çamaşırları asmadım.

Yemekler yanarsa annem üzülür mü?

Annem çok üzülür mü acaba?

 

***

 

 

Ben Açelya…

Eylüldü.

Çeşmenin dibindeki incirin yola sarkmış dallarından, olgunlaşmış en güzel yemişleri toplamıştım. Bir tane kendim için cebime koymuştum.

Bir, iki, üç, dört, beş.

Tam beş tane.

Zaten de bu kadar sığmıştı minicik avuçlarıma.

Çocuk kalbime kalsa tüm ağacı toplayıp götürecektim.

Henüz dokuz, on yaşlarındaydım.

Tek başına oturan yaşlı adamın yanına koşa koşa gittim. Yaklaştım ve avucumdaki incirleri onun avuçlarına bıraktım.

Henüz dokuz, on yaşlarındaydım.

Size öyle gelmeyebilir. Ama on yaşında bir çocuk için elli beş, altmış, altmış beş yaşındakiler yaşlıdır. Hatta elli yaşındakiler bile…

Adam yüzüme sevgiyle baktı. Ben, bu bakışı ömrüm boyunca unutmadım!

Elimden tuttu. Ahşap merdivenlerden yukarı çıktık. Önce kuru ve kemikli ellerini çocuk vücudumda yavaş yavaş gezdirdi. Sonra kalbimdeki tüm çocuk merhametimi kızıl bir kıyametin içine atıp yaktı.

Eski evden çıkarken avucumda bir paket bayat çerez, kasıklarımda taptaze bir acı vardı.

 

Sustum!

Ağzıma kapatılan kemikli parmaklara çarpıp içime gömüldü çığlıklarım.

Buruşmuş bir yüz, canlılığını yitirmiş bir ten, çukurlarında kaybolmuş fersiz gözlerle bir korkuluğu andırıyordu. Nasıl olmuştu da girmiştim onun tarlasına. Cebimden aldığım incir ezildi, minik parmaklarımın arası yapış yapış oldu.

 

Ellerimden tiksindim.

Adamdan tiksindim.

Üzerimdeki, ne olduğunu bile bilmediğim yapışkan ıslaklıktan tiksindim.

 

Kasıklarımı kasıp kavuran sancıyı saklamak için günlerce çırpındım.

Kulaklarımda kesik kesik soluk sesleri çınladı.

Çığlık çığlığa uyandım uykularımdan.

El âlem bilmedi anne.

Kimselere söyleyemedim.

Hatta sen de bile bilmedin. Babam da…

 

Ben Halit’i çok sevdim.

Ben sizi de çok sevdim.

 

Hasibe’den aldığın çarşafı Ayşe, Aylin ya da Aydan’a ver. Söyle dikkat etsinler.

Beyaz çok leke gösterir!

Ah, şu çingeneler!

Yalancılıkla suçlanırlar ama Hasibe’nin söyledikleri kelimesi kelimesine doğruydu.

 

İçimdeki kara bulutlar birazdan dağılacak.

Ceylan gözlü kızın birazdan feraha kavuşacak.

Ocaktaki yemeğin yanacak, anne.

Çamaşırlarının ıslağı ömür boyu kurumayacak.

Halit’le hayalini kurduğumuz iki göz odalı yuvamıza incir ağacı gölge olacak.

 

Ben âlemin ölümü değil, âlemin öldürdüğüyüm. Beni affet babacığım.

Ben Açelya.

Ben Duru.

Ben Zeynep.

Ben Fidan.

Ben …

Bu bizim gibilerin, yazılan son öyküsü olsun.

Çocuk kahkahalarını susturmayın, olur mu?

***

 

Açelya, düğümü kontrol etti ve kendini cesurca boşluğa bıraktı. Kalın ve pembemsi dudakları birkaç kez kıpırdadı. Ayakları ileri geri önce hızlı hızlı sallandı, sonra yavaşladı.

Göğsü hızlı hızlı inip kalktı. Boynunda ip, yüzünde buğulu bir acı vardı.

Açık kalan gözlerinden aşağıya ise bir damla yaş süzüldü.

Göğsünden bir serçe, kafesini zorlayarak kırılan yerinden havalandı. Göğe doğru kanat çırparken bembeyaz bir soluk bıraktı arkasında.

Lekesiz.

Kirlenmemiş.

KİRLETİLMİŞ.

ACIMADAN KİRLETİLMİŞ.

 

 

6
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
3 Yorum sayısı
3 Yorumlara gelen cevaplar
4 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
4 Yorum yapanlar
Fatma esin Kalyoncuşebnem oralaysel ertanSeçil Vergili Güncel yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
Fatma esin Kalyoncu
Üye
Trusted Member

Sevgili Aysel, kucaklıyorum ben seni. Bohçacılar… Çocukluğumun gölge kadınlarından… bana da yazdırılar..

şebnem oral
Üye
Trusted Member

Aysel hanımcım harika olmuş. zor bir konuyu incelikle anlatmışsınız. Yüreğinize sağlık.

Seçil Vergili
Üye
Active Member

Metaforlar çok güçlü. Yaşanan bu felaket çok edebi bir dille, duyular ile ince ince anlatılmış. Öykünün akışını çok sevdim. Açelya nın saflığını, temizliğini yüreğimde hissettim. Kaleminize sağlık.