Olamayanlar

Marta Kupka, okumayı ve küçük not defterlerine hikâyeler karalamayı çok seven bir çocuktu. 1948 noelinde anne ve babası Marta’ya hediye olarak Royal Quiet Deluxe marka bir daktilo aldılar. Kızlarının yazıya olan ilgisini, zamanının en iyi ve en pahallı daktilosunu alarak desteklemek aile için büyük bir mutluluk kaynağı olsa da Marta’nın üzerinde büyük baskı oluşturdu.

Sabah kahvaltısında yumurta tozu ve içine talaş karışmış ekmekle beslenerek büyümüştü. Ailesinin bu hediyeyi alabilmek için bulduğu zorlu yolları ve bütçe darlıklarını anlayacak kadar zeki bir çocuktu.

Onun için bu hediye hayallerinin çok ötesinde, bir lükstü.

Sarı kağıda sarılmış hediye paketini masasının üzerine bıraktı. İngilizce alfabedeki tüm harfleri barındıran ünlü “quick brown foxs jumps over the lazy dog” cümlesini daktilo tuşları ile hayalinde yazmaya o gün başladı. Böylece tuşların kullanımını parmaklarında hep canlı tutarak kafasına gelen hikâyeleri zamanı geldiğinde kolaylıkla daktilosuna da aktarabilmeyi umuyordu.

Masasının üstünde sarılı haldeyken bile parlayan hediyesine layık kelimelerin gelmesini beklerken aradan tam 64 yıl geçti. Mükemmel olduğuna inanmadığı hiç bir kelime ve hikaye için daktilosunun başına bu süre zarfında hiç oturmadı.

Nihayet seksen yaşına geldiğinde, yine bir Noel günü, aynı masada durmaya devam eden, kağıt yığının altında kalmış Royal Quiet Deluxe daktilosunu ortaya çıkardı. Paketini açtı. Anne ve babasının iyi dileklerini yazdıkları notu ilk defa o gün gördü.

Tuşlarının biraz gıcırdamasına rağmen hala çalışmasından büyük mutluluk duydu. Tozunu aldı ve yazmaya başladı.

Üç haftada neredeyse ara vermeksizin geceli gündüzlü, daktilonun başından kalkmadan hayatını anlattığı uzun hikayesini tamamladığında kendisini hiç olmadığı kadar iyi hissetti Marta.
Ancak zaman, daktilonun tuşlarına nazik davranırken aynı özeni Marta’nın gözleri ve daktilonun mürekkep kayışı için gösterememişti.

Mürekkebin kurumuş kayışından kağıda kelimelerin düşmediğini, sadece mürekkep lekelerinin izler bıraktığını Marta’nın gözleri seçemedi.

Hiç bir eseri ile literatüre geçmemiş ve hakkında çok ta bilgi bulunmayan Marta Kupka’nın, yazar C.D Rose tarafından titizlikle, uzun araştırmalarla ve gerçek kaynaklardan referanslar ile hazırlanmış Olamayanlar – Edebiyat Tarihinden Büyük Başarısızlık Öyküleri kitabında oldukça başarılı ve dikkat çekici bir yer seçtiği kesin.

Olamayanlar, kitabın arkasından kendi tanıtımı ile edebiyat tarihinde başarıya hasret kalmış yazarların biyografilerinden oluşan bir derleme. Titizlikle ve doğru bilgiler ile hazırlanmış bir kaynak.

İçeride elliden fazla yazarın “başarısızlık” olarak nitelendirilen öyküleri var. Her yazarın neredeyse bulunması imkansız portrelerini, gün ışığına çıkmamış yazı çalışmalarını, içeriklerini, bilinen eserler ile karşılaştırarak ortaya koymuş.

Önsözünü yazan Fransız yazar Andrew Gallix’in anlatımı ile de hikayeleri anlatılmamış kişilerin hikayelerini anlatma dürtüsü, yayımlanmamış ve yazılmamış kitaplar kütüphanesi kavramına da ilham kaynağı olmuş.

Virginia Woolf’un romanlarını dar görüşlü ve sığ sınıfına sokabilecek, Çehov’u mat edip, Carver’ı parçalarına ayırabilecek güçte eserler çıkaran, yazdığı 5 ayrı taslak romanların tek nüshalarını trende unutan, romanını yazıp bitirdikten sonra orduya yazılan ve dönemezse arkadaşına yakmasını söyleyen, 1000 sayfalık eserini fazla cümlelerden, sıfatlardan, metaforlardan arındırırken bomboş bir sayfa basan, şifreli roman yazan, halen şifresi çözülemediğinden torunları tarafından anısına şifreli kitaptan tek kopya bastırılan, her yazarı taklit ettiğini düşündüğünden yazmayı bırakan, çok güçlü edebi birikime rağmen yaşadığı beyin anevrizmasından dolayı yazdıktan on dakika sonrasında neyi yazdığını unutan ve daha nice hikayesi olan elliden fazla yazar var.

Kitapta hikâyelerini de, hayat hikâyelerini de hiç duyma fırsatımız olmayan yazarların, adını duyduğumuz bir çok yazar, müzisyen, ressam ve filozof ile hayatlarının bazı dönemlerinde karşılaşmış olmaları çok dikkat çekici.

Bununla birlikte yazar, tüm eserlerden bahsederken her bölümün sonuna kaynakça olarak kime ait olduklarını eklemiş ki bu da kitabı derin bir referans kitabı olarak kullanabilmenize olanak sağlıyor.

İçerisinde geçen daktilo modelleri ise daktilo ile yazmayı seven yazarlar için bir çok fırsat sunuyor.

Şansım olsaydı kitabın başlığını “Gün Yüzüne Çıkmamış Yazarlar” olarak değiştirirdim. Neyseki kitabın içeriği, yazarların verdikleri emekleri geniş bir kaynak ve referans taraması ile ortaya koyan bir saygı duruşu niteliğinde.

Diğer taraftan bir yazar olarak kitabı görünce, ben nasıl bir yazarım sorgusuna karışmış, karşı konulamaz bir merak, iç cızlatan bir ah duygusu ile tereddütsüz aldım.

Yazar kimliği yazmayı sevenler için önem taşır. Çoğu yazar, kendisine yazar derken bile, hele ki yayınlanmış eseri yok ise, utanır. Bu çoğunlukla verilmiş ya da hak edilmesi gereken bir ünvanmış gibi gelebilir. Duyulan saygıdan, sözcüklerle örülmüş kaleleri hakkın olmayarak aşmak gibi hissettirebilir.

Yazar, en çok kendi önünden çekilmesi gerektiğini görmeyebilir.

İster kitabı çıksın, ister çıkmasın, ister yayınlansın, ister yıllar boyunca kimse adını duymamış olsun, yazmanın süreklilik içeren eylem halidir aslında yazarlık dediğimiz.

Her yazarın anlatacakları, yaşamından yansıyarak sözcüklerine iner. Nasıl ilerlediği yazmaya devam ederken kendisini gösterir.

Okuyucu ise çoğunlukla kendisi ile hasbihâl ettiğinden yazarın en büyük muammasıdır.
Belki de bu bilinmezin içinde ya kaybolursam hissi de korkutuyor yazarları.

Kitabın önsözünü yazan Andrew Gallix’ten öğrendiğim, Maurice Blanchot’un sürekli kullandığı “edebiyat kendi özüne yönelmiştir ve bu da ortadan kaybolması demektir” sözü de bu kayboluşu ve korkuyu doğrular gibi değil mi?

Yine de Samuel Beckett’in söyledikleri cesaret verircesine parıldıyor yazı masamın önündeki duvarda;

Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Yine dene. Yine yenil…
Seçil Güven Mehmetoğlu
Ekim 2019

4
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
4 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
4 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
4 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir

Konu seçimlerinde kendisini gösteren birikim mi, aktarımdaki güç mü, maharetin zarafetiyle düşünmeye teşvik etmedeki ustalık mı hangisi daha çok etkiliyor beni bilmiyorum ama bir kez daha ayakta alkışlıyorum.

Her yazında yeni bir şey öğreniyorum Seçil’ciğim. Not aldığım yeni cümleler var yine. Aklına, kalemine sağlık.

İnsan kendisini nasıl görüyorsa çevresindekiler öyle görür, ben yazarım dediğimiz zaman bu iş tamamdır, bir kitap yayınlatmaya gerek yok aslında. Sanal yazıevine gelince bunu anladım. Bu uğurda ayağımıza dolanan iki bağ var, okutma ve beğenilme kaygısı. Bunları aşınca gerisi gelir. Sabah sabah çok keyifle okudum yazıyı ve bunlar aklıma geldi.

Seçil harikasın bu sade ama etkileyici yazılarına bayılıyorum.