Yavaş Yazmanın büyüsü

Dört yıldır bir roman üzerinde çalışıyorum. Kitap Yazma Ayında başladığım bir hikaye. Roman nasıl yazılır anlatmak kolay; bir başkasının yazdığı romanda neresi sarkmış, karakterler gelişmiş mi yeterince, hikayenin akışı rahat mı, ne eksik, ne tam görmek kolay. Bir mesafeden baktığımız hikayelere destek olmak, onların büyümesi için ne olması gerektiğini fark etmek kolay. Yazmak…o bambaşka bir yolculukmuş. Dördüncü yılın sonunda sanırım bu olmadı dedim. Sanırım ben bir roman yazarı değilim dedim.

Ancak geniş bir alanda anlatılacak, derine inmeden anlatılamayacak, ‘ben ancak romana sığarım’ diyen bir hikayeden başka biri vazgeçmeye karar verse, ona yazmak için alan açar, yolculuğunda eşlik ederdim. Ona “roman yazarı, öykü yazarı diye bir şey yoktur, yazar vardır ve ancak yazmaya başlayınca, yazı ne olacağını sana söyler” derdim. Ama romanımı yazmaya çalışırken ben sadece yazarım. Kendi hikayeme çok yakın duran, içimde birikip kağıda taşan o parçaların içinde kaybolan bir yazarım. O mesafeden o dağınıklık başarısızlığa çok benziyor. Vazgeçme arzusu baskın oluyor.

Önceleri heyecan veren, aklından çıkmayan bir hikayenin dağılması, uzaması, dallanıp budaklanması, bayatlamasına şahit olurken bir yandan da ondan ayrılmayı hiç istememek insanı durduruyor. Kaçmalar başlıyor. Alışverişe gitmek, yemek pişirmek, arkadaş davetlerini red etmemek, dizilerin içinde kaybolmak, kitap okumak… hepsi ayrılık süreciyle baş etme çabaları.

Yeniden son bir şans tanımak istiyorsun yazdıklarına. Eline alıp okurken daralıyor, “ne kötü yazmışım” diyor senden başka kimsenin o yazıları görmeyeceği için seviniyorsun. İstiyorsun ki, yazı kolayca aksın, hikaye kendini hızla kağıda döksün. Olmuyor.

120 bin kelime yazmışım dört yılda. Hepsini tarayıp, ayıklayıp 5000 kelimeye indirince rahatladım. Şimdi oldu dedim. Şimdi yazarım devamını dedim. Yine kahve yaptım, yine yemek pişirdim, ders hazırladım, alışverişe gittim, dizi izledim, kitap okudum. 5 bin kelime ve ben birbirimizle konuşamadık. “Kuşa çevirdin beni,” dedi. “O kadardın zaten,” dedim. Romancı olmaktan vazgeçtim.

Geçen akşam attığım sayfaları yeniden elime aldım. Neden bilmiyorum. Tam bir kitap okumaya giderken, hangisine başlasam derken, kendi defterim ilişti gözüme. “Beni okusan dedi.” Aldım. Açtığım her sayfada “bu romana girer, bu olmaz” diyerek cümlelerin altını çizdim. Onuncu sayfada sıkıldım. O cümleler romanın neresine girecek, nasıl bir araya gelecekler bilemedim. Yaptığım iş anlamsızlaştı. Yine de belki de böyle vedalaşacağız bu dört yıldır yazdıklarım ve ben düşüncesiyle bir sayfa daha çevirdim.

Sıkılmak güzel şeydir, daralmak iyidir, insanı farklı yollara götürür, bakmadığı şekilde bakmasını sağlar. Yaratıcılık sık sık sıkıntıdan doğar. Birden kendimi satırlara değil, anlamlara bakarken buldum. Kaç kişi yazmıştım, ortak özellikleri neydi? Neler tekrar etmişti? Nesnelerin sembolik olarak anlamı neydi? O sahnede neden kadın tavuk değil de soğan doğruyordu? sorularıyla defterin sonuna kadar gittim.

Not alacak boş sayfa bırakmadım diye kızdım kendime. Şükran’ın defterlerinde hep boş sayfa olur, tekrar üzerinden geçerken not alır, neden bile bile doldurdun tüm sayfaları? diye kendime kızdım. Satır aralarına, sayfa kenarlarına not almaya başladım. Yetmedi, sığmadı, ufak bir defter açıp notlarımı oraya yazdım. Gözlerim kapanmaya, kalemim kaymaya başladığında saat sabahın 3’ü olmuştu. İstemeye istemeye yattım. O ilk heyecanı vazgeçtiğim bir metinde tekrar yakalamanın tadı damağımda uyudum.

Okuyorum şimdi eski yazılarımı, kendimi okur gibi değil bu sefer, mesafeden bakar gibi. Sahnelere, insanlara takılmadan, bildiğim bir hikayenin içinde dolandığımı unutarak. Hangi nesneleri hangi eylemleri koymuşum görüyor sonra da kendime neden? diye soruyorum. Yavaşladım. Yavaşladıkça hikayede derine girmeye başladım. Dört yıldır satır aralarında asıl hikayeyi nasıl kendime anlattığımı yakaladım. Daha okunacak binlerce kelime var. Giderek yazdıklarım anlam bulurken, hikaye kendiliğinden şekilleniyor sanki.

Bu yol beni nereye götürüyor bilmiyorum ama şu bir gerçek, vazgeçtiğim, başarısızlık olarak adlandırdığım, kendimi başarısız olarak etiketlemeye başladığım bir hikayede çıkış kapısından son anda geri döndüm. İçimde kendi yazdıklarımı keşfetme heyecanını, başarısız dediğim o hikayede yeniden yaşamanın şaşkınlığı ve keyfi var şimdi üzerimde.

The Art of Slow Writing okuyorum. Louise DeSalvo’nun kitabı. Yavaşlayarak yazmanın ne olduğunu anlamaya başlıyor, deneyimledikçe hayatıma yeni bir şey katmanın heyecanını keyifle izliyorum. Başarmışım, başarmamışım beraberinde ‘kime göre’ sorularını da getirip beni karanlıklara boğarken, bu yeni yolda sessiz ve yavaş yürümenin ferahlığı ile geliyorum yazdıklarımın başına. Ne başarmak, ne başarmamak, ne yayınlanmak bana şu an tattığım keyfi veremez bunu da biliyorum.

Okudukça anlıyorum ki ben bu süreçte romanımı yazmamışım, öyle sanmışım. Ben bu dört yıldır kendime aldığım notlarla, yazdığım ‘sahnelerle’ ve hikayeye koyduğum sonra çıkarttığım ve yine koyduğum karakterlerle sadece ne yazacağımı, neden yazdığımı, neden bu hikayeyi anlatmak zorunda olduğumu keşfediyor muşum. Bu roman henüz başlamamış. Belki bu okumalarımın sonunda beyaz bir sayfayla buluşurum, belki o tutunduğum giriş sahnesini atar, yepyeni bir dünyadan başlarım anlatmaya. Belki de okumalar bittiğinde yazar olarak kendimi daha iyi anlarım, neden bu kalemden kağıttan, bu hikayelerden vazgeçemediğimi kavrarım ve bu hikaye hiç roman olmaz da bundan sonra gelecek tüm yazılarımın tohumu, özü, ön çalışması olur. Bilmiyorum. Yavaş yavaş ilerliyorum.

Yeşim Cimcoz

2
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
1 Yorum sayısı
1 Yorumlara gelen cevaplar
2 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
2 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir

Yeşim büyüsünün yazılı hali ♥️