Ben Yazmaya Başlamadan – Gizem Pınar Karaboğa

Yine başladı. Bir yerlerde içime bir tohum atıldı ve ben yine ruhumu ne sarstı bilmiyorum. Bir mağaza önünde mendil satan sakallı, iki büklüm bir adam vardı; yanından geçtim. Yanından geçerken büküldüm. Acıdım mı ona? Bu nasıl bir alçakgönüllülük kılığı altında koca bir kibirdir! Kızdım kendime! Sonra bir cümle okudum: Acıdıklarımız tiksindiklerimizdir diye. Hızla tiksindim o adamdan, hızla tiksindim kendimden. Acıdım kendime. Kimseler sevmiyor beni gibi geldi. Kadıköy sokaklarında elimi kolumu sallayarak gezdim biraz. Rıhtımda oturup goralı yedim. O sıra aklıma bir görüntü düştü. Hani bazen yerde yağ gibi bir şey görürüz gökkuşağı renklerinde… Onun ne olduğunu sordum bana sandiviçimle ayranımı getiren adama. Gülümser gibi oldu. Kendisine sormuş olmamdan gururluydu ama yine de tuhaf buluyordu beni. Bu soru ona hiç sorulmamıştı ve cevabından da emin değildi. Varlığımdan mutlu ve huzursuzdu. Biraz gemilere baktım. Su üstünde insan taşıyan koca koca metaller. Yine aklım almadı. Sonra gökdelenleri düşündüm. Şirketler, mavi camlar, köpekbalıkları, karadelikler, bir çizgi filmi düşündüm (Rick and Morty) sonra hangi kelimeleri daha çok sevdiğim hakkında düşündüm. D harfine özel bir sempatim olduğu ortaya çıktı. Bir şekilde bu ara kafamı en çok bulandıran konuları sayarken buldum kendimi. Yalnızlık, var olmak, ölüm, aidiyet, dürüstlük, oyun, aşk. Bunları düşünerek çiçekçi arkadaşıma bakındım. Yerinde değildi. İki çiçekçi kadın bol küfürlü kavga ediyorlardı. Çok güzeldi. İnsanlar sonradan uydurulmuş mimiklerle yanlarından hızla geçtiler. Bu işe o kadar canım sıkıldı ki gidip en pis küfürleri edenden bir çiçek aldım. Sanki her şey tazelendi. O an aşkı tanıdım. Yalnızlığa olan aşkımı, var ve yok’a- tüm çelişkilere olan aşkımı, hiçbir yere ve her yere ait olma aşkımı, dürüstlüğe olan aşkımı, oyun oynamaya olan aşkımı. Her şeyi seviyordum. İçimde bir şeyler büyüdü, büyüdü neredeyse yazıya dökülecekti. Ama biraz daha aylaklık etmek istedim. İnsanların arasına karıştım. Hepsinin yüzüne baktım. Bazılarını öpmek istedim. (Belki d şiir yazmalıydım) Orta yaşın üstündeki bazı adamlar kollarını arkalarında bağlayarak yürüyorlar. Öyle telaşsız… Hemen ben d böyle yürümeye başladım. Omuzlarımı geriye attım, göbeğimi şişirdim. Genç adamlar ise kollarını çok sallıyorlar. O da çok keyifli. Paldur küldür yaşamak! Böyle geçtim iş hanlarından, bir çalımla… Karanlık çökmeye başladı. Tüm insanlar hızlandı. Sadece ayyaşlar yavaşladı. O an ‘zaman’ teması belirdi. Nasıl da ürküyorum. Nasıl da bileklerimi boş bırakırım. Kepenkler sıra sıra inmeye başladı. Yanıp sönen donuk ışıklar kaldı. Erotik shop, banka ışıkları, berber dükkanı, özalit… Karın boşluğumda bir şeyler kıpırdandı. Biliyordum az kaldı. Yakında tekmeleyecek. Şimdi içimde demini bırakıyor, sonra yazı olacak, tütecek. Sadece, bırakıyorum. Eve dönüş yolunda not defterime küçük notlar alıyorum. Sadece benim anlayabileceğim küçük anahtarlar. Hepsinin gizli bir oyunu var. Benim bir sürü kapım var. Ve bir gün o geliveriyor: Kahramanlar çıkıyor, mekanlar çıkıyor, mendil satan adamlar, garsonlar, çiçekçiler, adamlar, ışıklar, kavgalar, barışmalar, sevgililer, aylaklar, sokaklar, şehir, kütüphaneler ve genelevler, pavyonlar, büfeler, meyhaneler, dünya, gezegenler… Hepsi dışımda ve içimde. Diyeceğim o ki; işte böyle bir şey. Yazmak yani!

Gizem Pınar Karaboğa

Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
  Bildirim al  
Bildir