Bence Orhan Pamuk: Behiye H. Malkoç

Bazı yazarların birkaç kitabını okuduktan sonra yazı matematiği çözülür. Sonrasındaki yazdıklarında üç aşağı beş yukarı hangi adımdan sonra ne geleceği tahmin edilir ve ne yazık ki haklı çıkılır ekseri. Keskin sürprizlerden hoşlanmasa da böylesi kolay tahminler nitelikli okuru bir süre sonra o yazarı okumaktan koparır.
Bazı yazarlarınsa bir romanı diğerine benzemez. Kurgu, olay örgüsü, hikâye, son bakımından her seferinde farklı tekniklerle farklı anlatım biçimleriyle okurla bağ kurarlar. Bahsedilen tahmin edilebilirlik böyle yazanlar için söz konusu olamaz.
Benim okuma dağarımda Orhan Pamuk seçtiği yol açısından ikinci bazı yazarlar grubuna dahil. Bence Türk okurunun onu okuyanlar ve okuyamayanlar olarak ayrılmasında önemli bir madde bu durum: Tahmin edilemezlik…
En azından benim sevgimin ilk müsebbibi. Kurduğu uzun, devrik, özensiz görünen -buna rağmen- bütünlüğü bozulmamış cümleler de eklenince sevenler ve sevmeyenler demeyelim de okuyanlar ve okuyamayanlar arasındaki sınır belirginleşiyor.
Yazıyla bağı olan sinemacılara, ressamlara çok özeniyorum. Görmek ve göstermekle nefes aldıklarından yazdıklarına da hem duyarak hem görerek bağlanıyoruz. Orhan Pamuk okumayı çok seviyor olmamda bunun da etkili olduğunu düşünüyorum. Hiçbir eşya ve hissin işitmekten ibaret kalmamasını, pek çok duyuma hitap etmesini en çok da gözüme…
Bir de İstanbul’u her yaştan, her meşrepten ve dönemden insanın diliyle alıyor olmak efsunluyor içimi.
Benim Adım Kırmızı, Cevdet Bey ve Oğulları, Sessiz Ev, Kara Kitap ve Yeni Hayat yeri bende ayrı kitapları yazarın.
Yirmili yaşlarımda Kara Kitap’la tanıdığım Orhan Pamuk’u, şimdi kırk altılık gözümle yeniden okumaya başladım.
İtiraf edeyim bir müddet önce yine üniversite yıllarımdaki hayallerimin, ütopyalarımın kahramanı olan yazarı bu gözümle okuduğumdaki fark ettiğim (yaş yanılsaması diyorum ben buna) o zaman görmediğim -belki görmek istemediğim- şeylerle karşılaşma ihtimali korkuttu beni. Başlangıç itibari ile kelimeleri yutmaya meyyallik katsayımın değişmediğini görmek iyi geldi. Çünkü bazı yazarlar da bence belli yaşların yazarı oluyor. O yaşlarda okunuyor, öteye taşınamıyorlar ne kadar istense de. Bence Orhan Pamuk her dem ayrı lezzetle okunacak bir yazar. Tıpkı kendisinin de etkilendiğini söylediği Ahmet Hamdi Tanpınar gibi. “Nasıl yaşarsan öyle ölürsün” derler ya “nasıl okursan da öyle yazarsın” demek mümkün buradan yola çıkarak. Etkilendiğimiz yazarlar doğuruyor üslubumuzu, bizi; bir bakıma ve iyi ki diyorum kendi adıma bu iki sevdiğim yazar arasında da böylesi bir bağ var.
Şu aralar Cevdet Bey ve Oğulları’nı yeniden okuyorum.
Uzmanlar konu bakımından sınıflandırdıklarında aile romanı olarak nitelemişler kitabı; duygu ve hayat geçişleri sağlam bir aile romanı. Kendisinin de söylediği gibi Thomas Mann’ın “Buddenbrooklar/Bir Ailenin Çöküşü” romanıyla benzerlikler gösteriyor . İkisi de bir aile üzerinden birkaç nesil içerisinde dönüşen toplumu anlatıyor. (Her ikisini de) okurken ve sonrasında aile kurumunu, sağlıklı aile olgusunun var olup olmadığını, varsa bunun nasıl mümkün olabileceğini sorguladığımı hatırlıyorum. Mikro ölçekten çıkarak makro kurum sorgulamaları da bu diyalektiğe oturtulabilir tabii. Kitabın tek sevmediğim yanı diyebileceğim ki yazarın pek çok kitabında gördüğüm kendi inancını giydirdiği, giydirmekle kalmayıp dikte ettiği (ki bence bizden ziyade kendini ikna çabası bu) inançla ilgili metinlerdir.
Cevdet Bey ve Oğulları’ndan aklımda, not defterimde, kitapta çiziktirmek sureti ile kalanlarsa şunlar:
Büyük aile, aile hastalıklı bir sektör mü, somut ev, soyut aile, kâgir, Türk Cumhuriyet Tarihi (resmi kanatta yaşananların sivile intibakı), eskiyi yıkmadan (kötülemeden) yeninin inşa edilebilirliği, inancın öznelliği, değişen (dikte edilen) yaşamlar…
““Bedelini ödemeden hayatında derinlik arıyor!” diye düşündü. İçinden onu cezalandırmak geldi.”” (En sevdiğim cümle)
“Ömer: “Evet, üzüldüm!” dedi. Sonra sürgülü kütüphaneye yaklaşarak: “Kitaplar,
kitaplar…” diye mırıldandı. Başını bükerek sırtlarını okumaya başladı. “Bütün bu kitapları okuyor musun?”
“Alıyorum, ama okumuyorum!” Refik güldü. “Hep okumayı tasarlıyorum, ama olmuyor işte… Sigara ister misiniz?” sf.416
* “Tsundoku” Bu kitap alma ama okuyamama hastalığının adıymış. Japonlar sağ olsunlar her duygu duruma bir kelimelik çözümleri var.

“Atina sanatı, felsefesi, devlet şeklinden söz ederek bunun kök değil, meyve olduğunu söylüyor… Bunlar bize de gerekli… Bizde devlet başka… Evet… Bizde niye felsefe yok? “Bu da gerekli! Ve burada bir de akıldan söz ediliyor. Atina’da akıl vardı ve her şey ona dayanıyordu… Türkiye’de yoktur bu… Orada her şey ona dayanıyordu.”sf. 261

“Bir evde hep birlikte oturulup, hep birlikte yaşanır, herkes birbiriyle ilgilenir… Benim ailem büyük evlerde yaşamıştır. Üst üste kutularda değil. Herkes birbiriyle ilgilenmeli, herkes birbirini sevmeli, kimse hayatını ötekinden gizlememeli…”
“Eğer, Allah korusun, bir gün birbirimizden koparsak, o zaman ben ayrı kutulara taşınmak değil, birbirimizle ilgilenmemizi isteyeceğim. Doğru olan budur!”
“Demolins’e göre İngilizlerin üstünlüğünü, orada bireylerin, insanların daha özgür olmasında aramak lâzım. İşte bizde bu yok. Bizde öyle özgür, aklını kullanan, girişken insan yok! Bizde herkes köle, herkes boyun eğmek, toplumun içinde erimek, korkmak için yetiştiriliyor. Eğitim dedikleri şey hocanın dayağı, anneyle teyzenin saçma tehditleri. “Din, korku, karanlık düşünceler, ezberlenmiş şeyler… Sonunda boyun eğmekten başka bir şey öğrenmiyorlar.
Kimse kendi çabasıyla, topluma karşı çıkarak yükselmiyor. Herkes boyun eğerek, birisinin himayesine girerek, kulluk ederek yükseliyor. Kimse kendi hesabına düşünmüyor. Düşünürse, korkuyor… Herkes olsa olsa kendi hesabına kulluk ediyor. Demolins’e göre merkeziyetçi devletlerde bu insanların… Beni dinliyor musun? Ben de oğlumun onlar gibi…” Sf. 261
Ezcümle bu ikinci okumalar fikri çok iyi geldi bana.
Umarım kırk altılık ben, bütün ikinci okumalarından yirmilik delişmen ben kadar keyif alır.

Behiye H. Malkoç
Şubat 2020

Related Articles

Çığlık atar gibi yazmak

“Böyle…çığlık atar gibi yazmak istiyorum!” Kitaplar okuru dönüştürür. O kesin. Çoğu zaman o dönüşümü fark etmeyiz. Ne güzel bir hikayeydi deriz, üzerinde belki tartışırız ve…

Sınırlar

Neden önemli? Hangi tarafında olmak istiyorsun? Ülkelerin, şehirlerin, evlerin, okulların bahçelerin sınırları neden var, nasıl aşılıyor? Toplumun, birlikte yaşadığın insanların sınırlarına nasıl yaklaşıyorsun? Peki ya…

Yazmak Nedir?

‘İyi’ bir hikaye okuması kolay, okuru içine hemen alabilen, dikkatini tutabilen bir hikayedir. İyi hikayeler bittiklerinde okurda bir iz bırakırlar. Okura ya bir şey katar ya da onu bir şekilde dönüştürür.…

Anı Kutusu: Yaprak Karaman

Doğduğu şehirdeki kardeşinin yanına gelmesini bekliyor,  -Hilmi sen misin diyor? Anneannem  -Evet, abla benim, geldim diyor kardeşi ve anneannem sonsuzluğa kapatıyor gözlerini.  Ellerinde sedefli ojeleri…

1
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
1 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
1 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
1 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
leylan

Orhan Pamuk’la ilgili çok güzel ve öz bir inceleme yazısı Behiye. Eline sağlık.

Araç çubuğuna atla