Bir Şehri Yürümek

Yazar Frederick Gros; Yürümenin Felsefesi kitabının tanıtım bülteninde; “Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü Yürüyen İnsan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer, varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz, işte bu düğümü atmak için.” der.

Yazarlar çoğunlukla bu düğümleri oluşturup oluşturup çözmek için yazarlar. Kendi meselelerine bu düğümlerden bakmayı çok severler.

Yazmak uzun saatler süren ve kendisini tekrarlayan bir eylemdir. Çoğunlukla dizilmekte zorlanan kelimelerle birlikte, henüz kim veya ne olduğunu bilmediğiniz karakterlerin ya da meselelerin hep bir ağızdan konuşması eşliğinde, hiç tanımadığınız bir mekanda, belki de hiç bulunmak istemediğiniz bir zamanda, neler olacağını uzun zaman bilemeyeceğiniz, görünmez bir eylemler bütünüdür.

Bir yazarın zihninde neyi nasıl yaşadığını görebilmek mümkün olsaydı eğer insanlar yazarların yanına çok fazla yaklaşmazlardı diye düşünüyorum.

Murakami’nin Koşmasaydım Yazamazdım kitabında dediği gibi fiziksel olarak ta ruhsal olarak ta oldukça sağlıksız bir eylemdir ki bu sağlıksız eylemi gerçekleştirebilmeniz için gereken en önemli şey sağlıklı kalabilmektir.

O yüzden bir çok yazar kendisine ait bir sağlıklı kalarak yazabilme ritüeli geliştirir.

Bunun en başında da yürümek gelir. Çünkü bir çok yazar içten içe bilir ki ancak beden rahatladığında, akıl “yeni olasılıklara” açılma izin verir. Ve yazarken bedeniniz, her neyi anlatıyorsanız onun ruhsal ve fiziksel yükünü taşıyacak kadar güçlü olmalıdır.  Yürürken, kullanmanıza gerek olmayan dikkatinizin tamamı düşüncelerinize odaklanır. Bilinç, bilincinizin dışında saklı kalmış alanlara kadar nüfuz edebilme olanağı bulur.

İdeal veya değil yürümek yaratıcı düşünme biçiminizi oldukça destekler.

Bir şehri yürümeye başladığınızda ise o şehirle tanış olursunuz. İnsanların hallerini izler, dillerini duyar, eski pasajlarının içerisinde kaybolur, sokaklarını yaşar, görmeye ve duymaya başlarsınız.

Şehrin arka sokaklarında, kenar, kıyı köşelerinde, detaylarında merakla kendi hikayenizi aramaya başlarsınız. Bir çok insan için dekor olabilecek her şey,  yazarlar için çıkış malzemesi veya ana meseledir. Bunu ancak yürürken farkeder insan. Bir şehri yaşamanın da yazmanın da tek yoludur yürümek.

Ne spor yapmak, ne bir yere yetişmek, ne de bir amaç için yürümek sadece YÜRÜMEK…

Peki biz kadın yazarlar bu konuda yeteri kadar özgür müyüz ? Sokaklar ve şehir bu özgürlüğü veriyor mu ?

Bir yazar olarak, yazmanın en destekleyici eyleminin yazmaktan sonra yürüyüş olmasını kesinlikle benimsemiş olmama rağmen bu soru işaretleri ile yürüyorum kafamda çoğu zaman.

Yürürken, ihtiyacım olan özgürlüğe sahip miyim? Peki ihtiyacım olan özgürlüğün tanımı ne?

Bir şehri, gece ve güvenli olarak belirlediğim alanların dışında gezebilmek.

Gündüz rahatlıkla girdiğim ara sokaklara gece ile birlikte dalabilmek. Gecenin yaşamını da  keşfedebilmek.  Bu konuda kendimi yeteri kadar serbest bırakıp, yanıma benimle olursa daha güvende hissedeceğim, muhtemelen de bir erkekle güç birliği yapmadan çıkabilmek.

Bunu yapabilmek için tüm özgürlüklere sahip olsam da kendimi bir erkeğin gezdiği kadar güvende hissetmiyorum geceleri sokaklarda.

Oysa gece yaşanan hayatın peşinden gidip izlemek, herkes uyuyorken yaşananların ve yaşayanların  arasında dolanmak, şehrin gecesini keşfetmek isteği uzun süredir merakla dokunuyor bana. 

Yazılarımı, geceleri evimin güvenli ortamında yazmanın ötesine geçip, geceyi, yazılarımda hiç konu etmediğimi farkediyorum. Gecenin hakkını da, şehrin gece güncesinin hakkını da yeteri kadar vermeden tamamlanmadığımı hissediyorum. Geceye ait yazılarım, bir evin içinde, görülen rüyalardan ibaret olduğunu farkediyorum.

Kendimi geceleri dışarıda düşününce, savunmasız ve güçsüz hissediyorum. Gündüzleri benimle olan panterliğim ve çevikliğim geceleri yerini yumuşak, uysal bir kediye bırakıyor. Bu uysallıkla yazabilmem mümkün değil. Hem bir yazar hem de bir kadın olarak dilediğim saatte dilediğim yerde yaşayabilme özgürlüğüm bu kadar elimdeyken nasıl kullanamadığıma çok büyük bir şaşkınlık içerisinde bakıyor. Geceleri görebilen ve yaşayabilen ya da bir şekilde yaşamak zorunda kalan kadınların cesaretlerine biraz korkarak biraz imrenerek bakıyorum.

Hızlı adımlarla eve yürümek veya taksiden evin en yakın noktasında inip, eve ulaşmaktan başka bir derdim yok benim geceleri.

Tüm bunları düşünerek, gün ışığının tüm detayları gösterdiği sokaklarda yürürken ve pek tabii ki yolum illaha ki bir kitapçıya da düşmüşken, Lauren Elkin’in Flanöz – Şehirde Yürüyen Kadınlar kitabı ile karşılaşıyorum.

Paris’te, New York’ta, Tokyo’da, Viyana’da ve Londra’da geçtiği kapağında belli olan bu kitabı, başka hiç bir satırını okumaya gerek duymadan ve Flanöz’ün kelime anlamını bilmeden alıyorum. Şehirde Yürüyen Kadınlar başlığı benim için gayet yeterli. Kitabın yanımda bulunması, korkma senin gibi hisseden bir çok kadın var, yalnız değilsin dercesine bana kendimi güvende hissettiriyor.

Deniz kenarında bir banka oturuyorum ve aldığım kitapların arasından ilk onu seçerek önce en arka kapağından başlayarak okuyorum ;

“Bırakın yürüyeyim. Bırakın kendi hızımda ilerleyeyim. Bırakın hayatın içimde, etrafımda, dolaşmasını hissedeyim. Bana heyecanlı olaylar verin. Bana beklenmedik dönemeçleriyle köşebaşları verin. Bana tekinsiz kiliseler, güzel bitrinler ve uzanabileceğim parklar verin. Şehir sizi heyecanlandırır; bir işe başlamanıza, hareket etmenize, düşünmenize, istemenize, bağlanmanıza alan açar. Şehir, hayatın ta kendisidir.”

“Flanör” kelimesi Fransızça “amaçsızca dolaşan kişi” anlamında kullanılır. Ve yazar eril olan bu kelimeyi, dişile, Flanöz’e, çevirerek yazdığı bu kitapla bizi en çok bilinen şehirlerin sokaklarına ve hatta benimkine çok  benzer kaygılar ile götürüyor. Daha derin noktalardan yeni yollar çıkarıyor.

Üstelik  edebiyatın flanözlerinden Virginia Woolf, Sophie Calle, Agnes Varda’nın ayak izlerini takip ederek yürütüyor.

Kadınların tüm sanat dallarında şehirlerle ve bir günün yirmidört saati boyunca kurdukları ilişkileri okuyorum şimdilerde.

Bir şehri, bütün zamanlarında, istediğim her kamusal alanında ve bütün detayları ile yürümenin ve yazmanın peşine düşüyorum…

Seçil Güven Mehmetoğlu
Kasım 2019

3
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
1 Yorum sayısı
2 Yorumlara gelen cevaplar
2 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
2 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir

Bir şehrin sokaklarında kaybolmayı yani plansız, varış noktasız dolaşmayı çok severim. Yazın beni hiç düşünmediğim yerden vurdu, gece…

Flanöz – Şehirde Yürüyen Kadınlar kitabı da aynı sebepten dikkatimi çekmiş ve listeme eklemiştim,artık sepete ekleyeyim.

Geceyi de gündüz gibi umarsızca yazmak istiyoruz

Umarım bir gün… ❤️