Bizden Biri: Necdet Külçe – Unutmalı

ODTÜ’de Makina Mühendisliği bölümünü kazandığını öğrenmenin heyecanı içindeydi. Makine Mühendisi olacaktı. Kendisi gibi, sosyal konulara ve edebiyata eğilimli bir öğrencinin niye mühendislik yazdığı, kazandığı bir toz tanesi kadar yer etmemişti zihninde. Gelecek planı da yoktu. En çok anımsadığı; “Mezun olduğumda, babamın iflas etmiş, bir gecede yağmalanmış yok olmuş, fabrikalarının başına geçeceğim!” diyerek mizah bile yaptığı, iflas etmiş babasının bitmişliği üzerinden, durumu tiye almak en tutarlı savunmaydı herhalde.

Eylül sonu, okula kaydını yaptırıp, Ulus’ta İsmetpaşa Mahallesindeki otellerde, yakınlarındaki yurttan yurda, tanıdıkların evlerinden, başka tanıdıkların evlerine savrulmaya başlamıştı. Kızılay Meydanı’nda demir banklarda kirli çamaşır dolu bavuluyla, dımdızlak çaresiz kalakalmıştı. Yurtlar, her sene olduğu gibi, yine dolu olduğundan, eskiden adı Yüzüncü Yıl İşçi Sitesi olup, sonradan Yüzyıl Sitesi’ne dönüştürülmüş sitedeki, öğrenci evine taşınmış, yamanmak zorunda kalmıştı.

Olup biteni anlayamadan, sınıfta kalıp, tüm teknik dersleri tekrar okuduğu dönemdi.

Birilerinin evinde, ya da taşındığı evdeki sütbeyaz odalarında ne yaptığını, günlerini nasıl geçirdiğini, zihninden silmişti.

Kaybolmuştu, kendine acıyordu. “O, yani, kendisi” dönüşüyordu. Kırılmış, parçalanmış, sarsılmış, kalıpların arasına giriyordu. Her şey kendi doğrusunu, zorla da olsa, buluyordu.

Hayatının akışında bir dönemdi, temelinden yeni bir düzen kuruyordu, ailesinden, ablasından, doğduğu yerlerden ilk defa uzakta.

Neyin doğru veya yanlış olduğunu bilmeden, günlük akışa göre, çevresinin ve ülkenin değişimini anlamadan. Çocukluktan yetişkinliğe geçişti. Taze hayalleri, kavuşmalı, aşklı pembe düşleri, derin istekleri vardı. Arkası yoktu.

Ablasının, 1977’de Boğaziçi Üniversitesi’ne yerleşmesi, hayatında ilk ve en önemli ayrılık, dönüşümdü. Bir sonraki, kendisinin 1985’te Ankara’ya yerleşmesiydi.

Ailesi, babası, annesi, kültürü, gelenekleri, ortamı paylaştıkları arkadaş grupları, ülkede olanları, sarsıntıları, yıkımları fark edemezdi. Korunaklı ve kontrollü yaşardı. Kendi içinde, belli olmasa da muhafazakâr bir yaşamdı. Ankara’ya yerleşinceye kadar etkilenmedi, bilmedi. Sonrasında, yaşamı tümüyle değişti, daha doğrusu, içi ve dışı, kişi olarak, yaşam tarzı olarak, değişmek zorundaydı. Üniversiteye başladığında, dışarıdaki hayatın farklı olduğunu gördü. Yoksa, içerideki hayat mıydı? Dört duvar arasında olandan, odadaydı hep.

Okulun başlamasıyla beraber, koşuşturmaya başladı, çevresindeki herkes gibi hızlı davranmalıydı, oradan oraya, en hızlı davranan, en hızlı düşünen olmalıydı. Hıza bağlı hastalık ta unutkanlıktı. Yazgısı unutmaktı.

En çok buna özen gösterir, en çok buna emek harcardı. Unuttu da!

Herkesin birbirinin kopyasına indirgendiği, her şeyi süratle tüketip attığı, zaman algısının bozulduğu, bellek sorunları yaşadığı, özden yoksun olduğu, sürünün içindeydi. Nicedir, biri ötekinin aynısı olmuştu.

İç sıkıntılarıyla, başarısızlıklarla, terkedilmelerle, olduğundan farklı şekillere büründü, kalıplarla dönüştü. Evden çıkmadan yaşadığı, desensiz, -deseni belli olmayan diyelim- yırtık kalın perdelerle korunduğu, loş, havalanmayan, yazın bile soğuk, -kireçle sonradan sütbeyaza boyanmış duvarlarda-, Bodrum’u özleyen odasında ders çalıştı, âşık oldu, sevişti, üşüdü. İlk defa dinlediği, Mustafa Yıldız’ın sazıyla içine akıttığı, Ahmet Kaya’nın şarkıları eşliğinde, oda kapısını söküp, tuğla üstüne yerleştirip, çizim yaptığı masasında, rakı içip, ağladı. 

Çok gençti, romantik, duyarlı, o derece de sert bir şekilde evrildi. Kıyma makinesinde tokmakla bastırılıp, şekil alan et parçası gibi.

ODTÜ hüzünlüydü. Farkına varmadığı, anlaşılmayan ama hissedilen, herkesin bildiği, gizlenen.

Okula girişlerde, jandarma erleri, rüyalarında bile göremeyeceği kadar yüksek puan almış öğrencilerin sakal ve kıyafet kontrolünü yapar, çekiştirirler, beğenmediklerini okula almaz. Gözlerinin kestiklerine bir şey demezlerdi. Gerekirse, dipçiği basardı. 

Yemeklerin kötüleşmesi, pahalılığı, YÖK’ün başka üniversiteleri tarafından, çok gurur duyulan gözbebeği, kütüphanenin talan edilmesi, ders veren değerli hocaların kaçıp gitmiş olması, kimsenin umurunda değildi. Yapılmaya çalışılan nadir ve cılız etkinlikler de en sert biçimde bastırılırdı. 

Sıra, yordam gözetmesi gerekmiyordu onların. 

Her şey kontrol altındaydı, devletimizin bütünlüğü sağlanmış. Artık, öğrenciler, toplum yeraltındaydı, ketumdu, korku ile sarılmıştı. Çevreyi gri küller sarmış, göz gözü görmez olmuştu. Sütbeyaz odalarında, öğrenci evlerinde sığınmış saklanmıştı. Kötü, yasak bir şey yaptığından mı? Hayır! Ortalıkta görünmese daha iyi olacaktı da ondan. Unutmak, farkında olmamak, en büyük savunma, korunmaydı. Olmamış gibi hiçbir şey, kıyma makinesi içinde döndü, durdu.

Kaderde vardı, ayak altında gözükmeme, kaçış hali duygusu. Kendi aile evinde, hiç bitmeyen kavgalar, çekişmeler, hesaplaşmalar sürerken, gri küller yağmaya devam ederken, kendi sütmavisi odasında, ranzanın alt katında yatıp, kalın perdeler arkasında hapis olmak, çıkmamak, savunmaydı. Tek yapabildiği, TRT3 radyo dinlemek ve ders çalışmaktı odasında. Yeter ki, ayakaltında dolaşmasındı. 

Ankara’ya yerleştiğinde durum farklı olmadı. Gizlenmiş yaşıyordu, gri küllere bulaşmamak için. Kesinlikle, gizliydi. 

Hayalet gibi hissediyordu kendini;
Adımları hesaplı atmak.
Yürekleri hesaplı açmak.
Açık olmamak.
Her gün biraz daha kapanmak.
Her gün biraz daha 
köstebekleşmek, tilkileşmek, böcekleşmekti!!

Öğrenci evine, Kızılay’dan Balgat dolmuşuna binip giderken, Yüzyıl Sitesi girişinde kimlik kontrolleri olurdu geceleri. 

Okula, dağın arkasından, jandarma kontrollerinde yürüyerek, ağaçlıklar arasında, patikalardan gidip, gelirdi. Özel kimlik kartı gerekliydi jandarma kapısı için. Sıradan öğrenci kimlik kartı geçerli değildi. O kapıdan geçmek için, daha özel statüde olmak, araştırılmış, tehlikeli olmayan, devleti devirmek isteyen biri olmamalıydı. O günlerden, kanına işlemiş, kimlik kartsız asla sokağa çıkamazdı. Jandarma kontrollerinde, kimlik kartın yanında değilse, hele gece, başın büyük beladaydı. 

Bir zamanlar, askerin, yurtlara saldırdığı güçlü silahlar kullandığı, bir yandan devrimci öğrencilerin, yurtlardaki, Devrim Stadı tarafındaki karşı duruşları, direnişlerinin olduğu güzergahtı o jandarma kapısı. Devrim yazısı, stadın yapısına -bir plajın kumlarına… büyük bir dalganın bile silemeyeceği derinlikte- kazınmıştı. Kırgınlıkları, bezginlikleri, acıları, kan ve küf kokuları yok edilmeye çalışılır gibiydi.

Yüz Yıl Sitesi’nden her okula gidişte ve dönüşte, böylesine garip, uçuşan düşüncelere kapılırdı. Susardı.

Unutması zorunlu olan geçmişi ve geleceğin güzel hayallerini Devrim Stadı’nda, amfilerde, sınıflarda, laboratuvarlarda, yurtlarda, öğrenci evlerinde, kantinlerde hissederdi. Bulamazdı.

Unutmalıydı, tüm düşünceleri, anıları, zihinlerindeki ip uçlarını, gri küllerin altına gömmeliydi, tıpkı bulunduğu ülkenin insanı gibi. 

Otuz yıl sonra daha iyi anladı olanı biteni. 

Cahildi, pişmemişti.

Gökyüzünü en güzel, en canlı renklerle boyamaya çalışırdı, tüm kalbiyle, zihniyle inanırdı, hep mutlu, bir şeylerin farklı olacağına. Onlar ekecekti, dünya yeşerecekti, en güzel çiçekler büyüyecekti. Yaşayacaktı, heyecanların en büyüğünü, en güzelini, en iyisini. Başka nereye giderse, bir parçasının orada kalacağına söz vermişti!

Gündüzleri mavi gökyüzünü, karadut moru akşamlarını, kırkikindi yağmurlarını, Ankara’da kaçırdıklarının, kaybettiklerinin özlemiyle, yaşadıklarının, ezilmelerinin, kırılmalarının, yok olmalarının sebebini bulmaya çalıştı.

Bulamazdı, kendisinin sorumlusu olmadığı bir geçmişi. Çünkü her şey karanlık!

Adalet Ağaoğlu’na ve anısına saygıyla… /23 Eylül 2020

A person holding a sign

Description automatically generated
A person lying on a bed

Description automatically generated
A picture containing indoor, cabinet, window, living

Description automatically generated
A person that is standing in the snow

Description automatically generated

Etkileşim:

(1) Adalet Ağaoğlu, Ruh Üşümesi, 6. Baskı, Oğlak Yayıncılık, İstanbul, (1994)
(2) Adalet Ağaoğlu, Selahatin Özpalabıyıklar (Ed.), Dar Zamanlar II – Bir Düğün Gecesi, 17.Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, (2005?)
(3) Adalet Ağaoğlu, Ayfer Tunç (Ed.) Yazsonu, 7. Baskı, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, (2004)

8
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
4 Yorum sayısı
4 Yorumlara gelen cevaplar
5 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
5 Yorum yapanlar
Melike Pehlivan İşlerSEÇİL VERGİLİNecdet Külçenur hayat buranEbru Tecer Uzunalp Güncel yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
Melike Pehlivan İşler
Üye
Trusted Member

‘ODTÜ hüzünlüydü. Farkına varmadığı, anlaşılmayan ama hissedilen, herkesin bildiği, gizlenen.’

Ellerine ve gönlüne sağlık okuldaşım. Kokusu geldi burnuma …

Necdet Külçe
Üye
Active Member

çok sağol desteğin için. Selamlar.
Not: Ankara’da görüşmek üzere!

SEÇİL VERGİLİ
Üye
Active Member

Hayalet gibi hissediyordu kendini;
Adımları hesaplı atmak.
Yürekleri hesaplı açmak.
Açık olmamak.
Her gün biraz daha kapanmak.
Her gün biraz daha
köstebekleşmek, tilkileşmek, böcekleşmekti!!
Bu cümleler yüreğimde ve zihnimde kaldı.
Ta ki 20 yıl sonra ben de bugün aynı düşünceler ile boğuşurken…
Olanı biteni anlayana kadar geçen yılların ben de bıraktığı edebiyata bilime sarılmak, çalışmak çalışmak…Bir iz bırakabilmek…Hesaplarının uymayacağı tutmayacağı günlere…
Çok güzel zihne ve kalbe dokunan bir yazı.
Tekrar tekrar okunup düşündürecek cümleler, tekrarlamalar.
Çok beğendim..emeğinize sağlık.

Necdet Külçe
Üye
Active Member

beğenmenize çok sevindim. Teşekkür ederim.

nur hayat buran
Üye
Trusted Member

Her davranış, hayatımıza bir zamanların mirası… Kimlik kartsız sokağa çıkmamak, çıkamamak gibi. İlk dinlediğimde de dimağımda tat bırakan bir yazı olmuştu… Şimdi daha da özümsedim, artık belleğimde yer etti. Bir de fabrikatör babanın boğaziçili kızı(kıyısından birazcık bildiğim) odtülü oğluyla hikayesini de sabırsızlıkla bekliyorum. Ellerinize, -unutmalı dediğiniz ama aslında iyi ki unutmayan, unutturmayan belleğinize- sağlık…

Necdet Külçe
Üye
Active Member

Güzel yorum için teşekkürler. Babayla, oğul hikayesini yazarım yakında…

Ebru Tecer Uzunalp
Üye
Active Member

Buradan tekrar okudum. Unutmak, farkında olmamak, en büyük savunma, korunmaydı. Bende ise ” Alışmak, … ”

Necdet Külçe
Üye
Active Member

teşekkür ederim. Alışmayı da yazmak şart oldu şimdi…