Ey Zalim! Sen mi büyüksün, halkın müziği mi?

Birkaç hafta önce, Yahya Jammeh’nin Gambiya’daki yirmi iki yıllık diktatörlüğü sona erdi. Seçimleri kaybetmesine karşın uzun süre koltuğunu bırakmamak için direnmişti Jammeh. Afrika Birliği’nin ortak kararıyla Senegal birlikleri ülkeye girince, yeni başkan Adama Barrow’a görevi bırakıp ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Bu değişim Gambiya halkına aradığı özgürlüğü getirecek mi diye düşünürken, iki yıl önce orada gittiğim konserde buldum kendimi. Kora üstadı Jaliba’nın konserinde…    

Gambiya’dan çok yakında ayrılacaktım. Atlantik kıyısında uzanan, Senegal sınırları içinde adeta kaybolduğu için atlasa baktığınızda yerini bulmakta zorlanacağınız, Afrika’nın bu en küçük ülkesinde, yaklaşık altı aydır yaşıyordum. Eve dönmeden önce en büyük dileğim, Jaliba Kuyateh’in sesini canlı dinleyebilmek, kora çalışına yakından tanıklık etmekti. Gambiya’nın yetiştirmiş olduğu belki de en büyük sanatçıydı o. Yaşayan bir efsaneydi.

İşim gereği, ülkeyi enlemesine bölerek okyanusa dökülen Gambiya nehrinin iki yakasındaki köylere sürekli ziyaretler yaparken, Jaliba’nın müziği bana hep eşlik etmişti. Gele Gele adı verilen, köhnelikten adeta büyük tekerlekli bir teneke kutu halini almış, eski Mercedes minibüslerin içinde, tavuklar, çocuklar, keçiler ve sebze/meyve sepetleriyle, tıklım tıkış ilerlerdik. Bu yolculukların havasını değiştiren, yapış yapış tropik sıcakta yüreklerimizi serinleten yegâne şey, Jaliba’nın kora çalışı olurdu çoğu zaman.

Ünü çoktan bütün Batı Afrika’ya, oradan da dünyaya yayılmıştı. Harpla, büyük bir kabak kemanenin birleşimine benzetebileceğiniz geleneksel kora sazındaki ustalığı bir yana, aşıklığı ve şarkı sözlerinin derinliğiyle ülkedeki tüm kabilelerin sevgisini kazanmıştı. Belki de bu kabilelerin tek ortak noktasıydı Jaliba. Kendisi bir Mandinka olmasına karşın, aslında birbirlerinden pek haz etmeyen Fula’sı da Wolof’u da Mandinka’sı da sayardı onu.

 Öğrendiğim kadarıyla, Missira mahallesinde yer alan evimin yakınlarında, Brikama şehrinde yaşıyordu. Yani çok yakınımda bir yerlerdeydi. Üstelik, öyle mütevazı biriydi ki üstat, yerli yabancı her hayranına kapısı açıktı; tanrı misafirlerini dışarıda bırakmaz, kompa’sına buyur eder, müzik sevdalısı kim varsa birlikte meşk ederdi. Öyle söylüyorlardı.

 Ama onu bir türlü yakalayamamıştım… Yirmi yıldır diktatörlük rejimiyle yönetilen Gambiya’nın tek TV kanalı ve bir iki gazetesi ‘sahibinin sesi’ olduğundan, haberlerini bu mecralardan alabilmemiz pek mümkün olmuyordu. Orada alışkın olduğumuz usulde, kulaktan kulağa iletişimle bilgi ediniyorduk.

“Londra’da konserdeymiş Jaliba!”

“Yok yok, bana yeğeninin karısının kız kardeşi söyledi, Amerika’da turnedeymiş.”

“Ülke dışındaymış işte… Merak etme, yeni albümü çıkmak üzereymiş, tanıtım konseri yapacak döner dönmez.”

Aylarca ha bugün ha yarın gelecek diye dönüşünü bekledim. Artık ümidi kesmek üzereydim ki, konser vereceği haberini aldım. Dostlarım sağ olsunlar, konser alanı Brikama’ya arabayla neredeyse bir saat uzaklıkta olmasına karşın, üşenmeden oralara gidip, biletlerimizi satın almışlardı. Başkent Banjul’a bağlı, ülkenin turizm bölgesi addedilen Serrekunda’daki bir otelde düzenlenecekti konser. Ülkedeki birkaç büyükelçiliğin ve turistleri ağırlayan az sayıdaki tatil köyünün, okyanus kıyısının uzun, beyaz plajlarına sıralandığı bir bölgeydi burası. Jaliba’yı dinlemeye Gine Bissau, Senegal gibi komşu ülkelerden de gelenler olduğundan, konser için mümkün olan en büyük otel seçilmişti.

 

Konser günü yola çıkmadan önce, iş arkadaşlarım Fatou ve Jarra, kıyafetim konusunda beni uyarmış, önceden terziye diktirmiş olduğumuz geleneksel Gambiya giysilerini giymemi tavsiye etmişlerdi. Malum, konsere gidecek olan nadir “Tubab” yani “beyaz adam”lardan biriydim ve ortama uyum göstersem iyi olurdu. Jaliba’nın huzuruna, kot pantolon ve tişörtle, lakayt beyaz adam kılığında çıkmamı istememişlerdi. Bu tavsiyenin altında yatan esas sebebi ise ancak konser alanına ulaştığımızda fark edebildim. Konsere gelen hınca hınç kalabalık, adeta şaşalı bir Hint müzikalinden fırlamış gibiydi. Gambiyalılar, diğer pek çok Afrikalı gibi günlük hayatlarında da, kadınlı erkekli, rengârenk giyinmeyi severler. Ama şahit olduğum görüntü, alışkın olduğumun çok ötesindeydi. Akşam karanlığında bile rahatlıkla seçilecek fosforlu yeşil, turuncu, pembe renkli kıyafetler giymeleri yeterli olmamış, kumaşların üstünü taşlarla bezemişlerdi. Öyle ki, kıyafetlere bakarken gözleriniz kamaşmasın diye gece vakti güneş gözlüğü taksanız yeriydi. Kadınların yakıcı güneşten korunmak için abartılı bir kabarıklıkla bağladıkları türbanları arşa değiyor, kocaman fiyonklu altın rengi baş bağları düğün pastalarını andırıyordu. Bizim giydiğimiz geleneksel kıyafetler neydi ki?

Yaşadığım kent Brikama, görece kalabalık bir yerdi; ama belki de sürekli ıssız köylerde dolaşıp durduğum için, böyle bir insan seline hiç denk gelmemiştim. Zaten hepi topu iki milyonluk bir ülkeydi burası. En kalabalık pazar yerinde ancak yüzlerle ifade edilecek kadar insan olurdu. Ancak konserin düzenleneceği büyük bahçeye girmeye çalışan ben diyeyim iki, siz deyin üç bin kişi, olağanüstü bir durumun habercisiydi. İnsanlar plastik çay bahçesi sandalyeleriyle doldurulmuş, kırmızı toprak zeminli bahçenin içlerine doğru yer kapmak için koştururken, ortalığı kızıl bir duman kaplıyordu. Biz de, birbirimizi kaybetmemek adına el ele, bu insan selinin akışına bırakmıştık kendimizi. Bir anlık dikkatsizlikte, linç olmamak işten değildi. Alanın arkalarına doğru bir yerlerde boş sandalyeler bulup oturunca, rahatladık. 

Yerimize geçtiğimizde, şaşkınlıkla kalabalığı izlemeyi sürdürdüm. İnsanlar o izdihama karşın neşe içindelerdi. Oturdukları yerde bile kıpır kıpır sallanıyor, heyecanla Jaliba’nın sahne almasını bekliyorlardı. Meraklı bir gözlemci olarak çevremdekileri kesmeye devam ederken, birden, bir uğultu işittim bahçede. Baktım ki beline taktığı kora’sı, arkasında müzisyenleriyle Jaliba sahneye çıkmış. Onu iyice seçebilmek için yerimde doğrulmaya çalışırken, müzik başladı ve aniden önümüzde bir gümbürtü daha koptu. Sandalyelerini ellerine alıp başlarının üstüne kaldıran insanlar, Jaliba’yı daha yakından görebilmek için birbirlerini itekliyor, kalça ve omuz darbeleriyle kalabalığı yara yara sahneye yaklaşmaya çalışıyorlardı. Bir yandan da hep bir ağızdan söyleniyordu şarkılar.

O devinim içinde hareketsiz kalamadığımızdan, bizler de aynısını yapmak ve sandalyelerimizi toplayıp biraz daha önlere doğru ilerlemek zorunda kaldık. “Tamam artık, hepimiz yerlerimize yerleştik” derken, sahnenin ön tarafındaki VIP alanında bir hareketlilik olduğunu fark ettim. O bölümde oturan -süslü kalabalığın en şıkırtılı kadın ve erkekleri-, tren gibi tek sıra, birbirlerinin ardına dizildiler. Sıranın en önündeki kişi kocaman, gökkuşağı renklerinde, üstüne Gambiya parası Dalasi’ler iğnelenmiş bir şemsiye açtı. Şemsiyeli önde, diğerleri arkada, bir yandan şarkılara eşlik edip, bir yandan popolarını sallayarak sahneye doğru yürümeye başladılar. Bir baktım ki, şemsiyeli izleyici grubu sahnenin üstüne, Jaliba’nın yanına çıkıyor! Meğer zengin kesimin adetiymiş bu. Sadece sahneyi işgal etmekle kalmadılar; sazını çalıp şarkı söyleyen Jaliba’nın etrafını sarıp başından aşağı paralar döktüler. Adamcağız hiç istifini bozmadan şarkısını söylüyor, yardımcıları olduğunu düşündüğüm iki kişi de ellerindeki çantalara, Jaliba’nın başından aşağı atılan paraları dolduruyorlardı.

Etrafımdaki çılgınlığa adapte olmaya başladıktan sonra ben de kendimi müziğin ritmine bıraktım. Zaman zaman sağdan soldan “Jalibaaa” diye haykıran gençlerin, kadınların, yaşlıların sesleriyle irkilip gülümsüyordum. Fatou ve Jarra, arada bir beni kolumdan dürtüyor, (bana taktıkları isimle) “Fatima, Fatima, nasıl ama Jaliba, nasıl güzel değil mi?” deyip gülüşüyorlardı.

 “Evet, müziği çok güzel, kora’yı çok güzel çalıyor, ortam çok etkileyici” dedim.

“Orası öyle” dedi Fatou. “Ama en güzeli, herkes burada nasıl da özgür… Marabou gerçekten de haklıymış. Jaliba, Başkan Jammeh’den çok daha büyük.”

 

Şaşkınlıkla baktım yüzüne… Marabou dediği, yüzde doksan küsur Müslüman olan Gambiya’da bile hala varlıklarını sürdüren vudu büyücülerine, medyumlara verilen isimdi. Ülkeyi yıllardır demir yumrukla yöneten Başkan Jammeh’nin sürüyle danışmanının yanı sıra, bir de meşhur Marabou’su olduğu herkes tarafından bilinirdi. Öyle ki, birçok kararını Marabou’ya danışıp alıyor olması, alaycı bir dille BBC’de bile haber olmuştu.

 “Ne demiş ki Marabou başkana?” diye sordum. Şöyle söyledi: “Zamanında Jammeh, Jaliba’nın gördüğü bu sevgiye tahammül edemedi. Hep barış çağrısı yaptığı, Mandinka olmasına rağmen her kabilenin dilinde şarkı söylediği için halk Jaliba’yı öyle sevdi ki, uğrunda her şeyi yapabilir. Birkaç yıl önce başkanın Jaliba’yı çok kıskandığı için ondan kurtulmak istediği haberleri yayılmıştı. Bu durumu önceden haber alan bazı bürokratlar, hemen üstada haber uçurmuşlar. O da hayatının tehlikede olduğunu anlayıp, bir süreliğine ülkeyi terk etti. Ama bir gün başkanın Marabou’su rüyasında Jaliba’yı görmüş. İnsanlar onu Gambiya’ya geri getirmek için ayaklanıp, Jammeh’yi öldürüyorlarmış. ‘Ne yap et, onu geri getir, yoksa hayatın tehlikede’ demiş. Jammeh de korkudan, Jaliba’ya haber salıp, geri çağırmak zorunda kaldı. Üstelik bununla da yetinmeyip, halkı inandırmak için televizyonda onu öven konuşmalar bile yaptı. İşte Jaliba’nın müziği ve kendisi öyle güçlü burada. Ölecek olsaydı, kesin halk ayaklanması çıkardı.” 

O konseri izledikten sonra daha da kani oldum. Fatou haklıydı. Sevgiyle, sanatla, müzikle bağlanan insanlar her daim güçlüydü. Şimdi, birkaç hafta önceki şaibeli seçimler ve Jammeh’nin ayak diremesine karşın koltuğunu terk etmek zorunda kalışından bu yana, gerçek anlamda özgürler. Görünürde gidişi, rakibi Adama Barrow’un seçilmesi ve Senegal ordularının ülkeye girmesiyle gerçekleşti ama, aslında Jaliba’nın kora’sından ilham aldıklarına hiç şüphem yok. 

 

Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
  Bildirim al  
Bildir