Gidelim Buralardan

Gidelim buralardan, gidelim de nereye gidelim. Gittiğimizde yerde ne yapalım? Bizi tutan ne? Para mı? Gideceğimiz yeri nasıl araştıralım? Nerede yaşamanın bizi mutlu edeceğini anlamak için ne kadar yer gezmemiz lazım? Gezmek yetecek mi, gideceğiniz yerde bir kaç mevsim geçirin diyorlar. Eee biz mutlu olacağımız yeri keşfetmek için kaç köyde kaç mevsim yaşayacağız. Ne kadar zamana ihtiyacımız var bunun için. Ve en önemlisi ne kadar zamanımız kaldı bu gezegende :))) Kafada deli sorular. Şu yazdığım üç beş cümlede yaptığım beyin fırtınası gösteriyor ki gideceğin yeri araştırma, bir kaç mevsim yaşama hepsi boş şeyler. İnsanların kendini ve bu işe kalkışmak isteyenleri demoralize etmek için uydurduğu şeyler. Zaten isteseniz de vaktiniz yetmez tam bir araştırma yapmaya. Bence gitmeyi kafaya koyduğun ve sonrasında gerçekten isteyip niyetlendiğin zaman zaten hayatında bir şeyler gelişmeye başlar.

Hayatımın bir kesitini paylaşmak istiyorum sizlerle. 2005 yılıydı yanlış hatırlamıyorsam. Tek başına Datça’ya tatile gittim. Çocukluğumun bir çok güzel anısını saklayan Datça’ya gitmenin bana iyi geleceğini düşündüm ve öyle de oldu. Sanki cennette 15 gün geçirdim o yaz. Daha ilk günümde plajda yıllar sürecek dostluğun ilk adımını attım Belgin’le. Onun vasıtasıyla Adnan ve Seda ile tanıştım aynı akşam. Adnan’ın perforje yaptığı bir demir atölyesi vardı. Tatilimin geri kalanını demircide geçirdim. Yanlış duymadınız gecenin bir vakitlerine kadar tasarım yaptım. İnanılmaz işler çıkardım. Meğerse yeteneğim varmış ve haberim yokmuş. Şu anda yaptığım bahçe çamaşırlıkları Datça’da kim bilir hangi evlerin bahçelerinde rüzgarla dönüyorlar ve kim bilir hangi mutlu, mutsuz, neşeli, üzgün kadınlar dokunuyor tellerine… İşini severek yapmak ne demekmiş hep duyardım ama o demirci atölyesinde bunu bizzat yaşadım. Ürettiğin bir şeye aşık oluyorsun ve onun bir yerlerde yaşamaya devam ettiğini bilmekten mutlu oluyorsun. O yüzden evde kullanmadığınız şeyleri kullanabilecek birilerine verin. Çünkü yaşamaları lazım.

Bu yaz tatilimden sonraki Nisan ayında Datça’ya yerleştim. Hızırşah köyünde geniş arazi içinde bir evde yedi ay yaşadım. Gider gitmez bahçeye çeşitli sebzeler ektim ve toprak o kadar bereketliydi ki bir kaç ay sonra yemeye başladım ürünlerimi. İstanbul’dan bir arkadaşımın annesinin yaptığı takıları cumartesi günleri kurulan ve Simi’den de kadınların alışverişe geldiği Datça pazarında tezgahta satmaya başladım. Takı yanlış bir karardı bunu şimdi anlıyorum. Çünkü satamadığım için soğudum pazarcılıktan. Oysaki yetiştirdiğim sebzeleri ve yaşadığım evin arazisinde bulunan incirleri satsam daha çok satış yapardım. Tabi her şeyi düşünemiyorsunuz. İlk deneyiminiz yani tecrübesizsiniz. O zamanlar çalışabileceğim bir yer de yoktu Datça’da. Belediye ve Tansaş vardı sadece. Şimdi gitsem mutlaka daha fazla iş imkanı vardır. Pişman mısın diye sorarsanız hiç pişman değilim gittiğime. Başkaları “Biz sana yapamazsın demiştik, keşke gitmeseydin, vakit kaybıydı , hüsran oldu bak” gibi çeşitli cümleler kursalar da ben hiç pişman olmadım. Şahane bir yedi ay geçirdim. Muhteşem bir deneyimdi benim için. Yedi ay cennette yaşadım, para bitti döndüm. Ben bu göçe yedi ay tatil yaptım gözüyle baktım hep.

Geçen gün, Fethiye Ortaca’ya göçen bir tanıdığımla konuşuyordum. Datça maceramı değerlendirdik beraber. Onun dediğine göre göç konusunda tecrübeliyim. İlk adımları biliyorum. Bu benim için bir avantaj. Neler yapılır neler yapılmaz biliyorum. Yaşadığım göçün bana kattıklarını Murat söyleyince fark ettim. Evet ben bu konuda kendimce tecrübeliyim. Murat’a araştırma yapmadan gittiğim için başarısız olup geri döndüm dedim. O da bana “Bazen araştırma yapıp gittiğinde hüsrana uğrarsın, bazen de hiç araştırmadan gider, gelişine yaşar ve her şeyin nasıl da yolunda gittiğine şaşar kalırsın. Ben her şeyin bir zamanı olduğuna inanırım. Zamanı değilmiş diyelim” dedi. Evet haklıydı belki de zamanı değildi. Peki şimdi zamanı mı? Eeee onu da yaşamadan bilemeyeceğim.

Şimdi gelelim kafadaki diğer sorulara. Para gerekli mi değil mi? Gerekli ise ne kadar gerekli? Orada yine dokuz beş mi çalışacağım yoksa kendi işimi mi yapacağım? Kasabada mı oturacağım köyde mi? Denize yakın mı olacak uzak mı? Tüm bunlar önemli sorular ve cevapları da yolumu çizecek. Orada da dört duvar arasında oturacaksam gitmemin bir anlamı yok. İstanbul’un avantajlarından yararlanırım daha iyi. Buralardan gideceksem evim mutlaka bahçeli olmalı. Köyde olmalı ama araçla şehre de yakın olmalı. İş konusuna gelince, dokuz beş çalışmak istemem açıkça söyleyeyim. Kendi işimi yapmak isterim. Annemin babası Kanber Dedem çiftçiydi. Pazarcılık yapardı aynı zamanda.Ben de ürünlerimi pazarda satmak isterim. Peki Asuman ürünlerin ne olacak. Bal, arı sütü, polen, propolise ne dersin. Olur derim :))) Bir süredir arıcılıkla ilgili videoları seyrediyorum. Büyülendiğimi söylesem abartmış sayılmam. Videoları seyretmeye başladığımda çocukluğuma gittim. Yazları Akhisar’a annemin memleketine giderdik. Dedemin Gül bahçesi vardı. Bahçenin içinde de arı kovanları. Ben saatlerce onları seyrederdim. Tulumbanın başında su içişlerini, kovana giriş çıkışlarını, çiçeklere konuşlarını. Zaman nasıl geçer anlamazdım onları seyrederken. Beni arayan kovanların başında olduğumu bilirdi. İşte o günlere döndüm seyrederken videoları ve gül kokuları geldi burnuma. Yıllardır gitmek istiyorum diyorum ve çeşitli bahanelerle kendimi frenliyorum. Param yok, emekli olayım, annemler ne olacak, oğlum gelecek mi, gelmeyecekse ne yapacak tek başına ve daha bir çok bahane. Şu an bu yazıyı yazarken bile her paragrafta değişen bir ruh hali içerisindeyim.

Virüs dünyada etkisini azaltıp hayat normale döndüğünde ilk yapacağım şey, bir sırt çantası hazırlayıp bir yolculuğa çıkmak olacak. Göç için ilk adım olacak bu yolculuk. İnternet araştırmalarım sırasında tanıdığım arkadaşları da ziyaret edeceğim. Onlar da büyük şehirlerden köylere göç eden kişiler. Kimisi arıcılık yapıyor, kimisi limon yetiştiriyor, kimisi şimdilik emekli maaşıyla idare edip sadece kendi bahçesini ekiyor. Hepsi de geçiniyor ve kesinlikle pişman değiller. Onları yeni hayatlarında yakından görmek benim de kafamdakileri daha da şekillendirecek.

Aslında bu göç olayı bu kadar da abartılacak, üzerine yıllarca düşünülecek kadar zor bir şey değil. Bakmayın bu kadar detaylı yazdığıma. Bir kere yaptım yine yaparım. Hem bu sefer Murat’ın da dediği gibi tecrübeliyim. En önemlisi ne yapmamam gerektiğini biliyorum. İlk göçümde hevesim epeyce kırılmış olsa da umudum hala var.

Umudumuz bitmeden gidelim buralardan…

3
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
2 Yorum sayısı
1 Yorumlara gelen cevaplar
3 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
3 Yorum yapanlar
ASUMAN AŞKINEbru Tecer UzunalpNecdet Külçe Güncel yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
Ebru Tecer Uzunalp
Üye
Active Member

Evet gidelim buralardan. Evini bile değiştiremeyen hayalperestten sevgiler ✌️

Necdet Külçe
Üye
Noble Member

Yazıyı düşündüm, düşündürdü. Teşekkür ederim paylaşımınız için. Benim ailem de üç-dört kuşak göçmen. DNA’da olan bir mesele göçmenlik. “Uyum sağlama becerisi” denilen hisse ben de inanıyorum. Ancak, içimde bir yerlerde göç etme kaygısı, korkusu ve acısı da var. Belki ben de yazarım bir ara.

Selam ederim, sağlıcakla kalınız.

Meddah Mono