Herkesin günde 24 saati var…

Facebook ve Instagram hesaplarımız birden bir sabah kitlendi. Facebook ve beraberinde Instagram bana bağlı tüm hesapları ulaşılmaz yaptı. Oturuyordum, sabah kahvemi içip mesajları yanıtlıyordum. Tam bir yanıt verecektim ki önce 13 yaşından küçük olduğum için atıldığım mesajı geldi, ardından topluluk kurallarına aykırı paylaşım yaptığım mesajı geldi. 13 yaşından büyük olduğumu ıspatlamak zor olmadı. On gün geçti, henüz toplum kurallarına aykırı ne yaptığımızı bilmiyorum. Facebook belki bir gün sürer dediği değerlendirmesini henüz tamamlayamadı. Çok değerlendirme var elimizde biraz daha uzun sürebilir diye uyardı beni. İnsan önce reaksiyon gösteriyor beklenmedik bir şey karşısında, ben de öyle yaptım. Kızdım, haksızlığa uğramış hissettim, kurcalayıp Facebook’u yenme arzumla kapıdan, bacadan, pencereden onlara ulaşıp “Neymiş kurallara aykırı yaptığım paylaşım!?” diye hesap sormak istedim. Elimi belime koyup onlara diklenmek istedim. Ne yalan söyleyeyim istedim. Facebook her seferinde beni “Siz itirazınızı yaptınız, sonucu bekleyin” sayfasına götürdü. Duvar gibi karşımda durdu. “Hesaba ulaşamadık, bir sorun mu var?” mesajları geldi. Hepsine açıklamalar yaptım. “Birisi şikâyet etmiştir boş yere!” dendi. Düşmanlar var dışarıda hissine kapıldım. Her seferinde garip bir utanç duygusu yaşadım, ben ‘yanlış’ bir şey yapmışım gibi. İnternet tarayıcısında Facebook günlerce kendine ait bir tab’da durdu. Arada onların dediği gibi gidip kontrol ettim; değerlendirmenin sonucu için bu sayfayı tekrar ziyaret edin yazmışlardı. Hem Facebook hem Instagram gidince elimden hakkım olan bir şeyin alındığı hissini bir süre atamadım üzerimden. Yeni bir hesap açalım önerisi geldi, hesapları açan birileri varmış, onlara başvuralım önerileri de oldu. Beklemeye karar verdim. 

Günler geçti. Garip bir genişleme hissi geldi üzerime. Zaman genişledi, açıldı. Facebook tab’ını ziyaret ettiğim zamanlar haricinde sosyal medya hayatımdan yavaş yavaş çekildi. Sanal Yazı Evi’nin 16 bin küsür takipçisi vardı. Yazık oldu dedi birileri. Daha çok kitap okumaya başladım, romanımı tekrar yazmaya başladım, telefonumu sık sık bir odada bırakır ve unutur oldum. İki atölye planladım, uzun zamandır vaktim yok hiç diyerek yapmadığım EFT çalışmalarını düzenli yapmaya başladım. Bir rahatlık geldi üzerime. Kafamdaki kalabalık azaldı. Ama iş için lâzım dedim. Lâzım mı hala emin değilim. 16 bin küsür takipçim vardı evet ama kaçı gerçekten benden bir hizmet alıyordu? Yaptığım paylaşımlar için ayırdığım para ve zamanın karşılığını gerçekten alıyor muydum? Sunduğum hizmeti alacak kişiler Facebook ve Instagram’da mıydı gerçekten? Sanal Yazı Evi’nin sanal dünyada var olması gerektiğini biliyorum ama başka bir sanal mahalleye mi taşımak gerekiyordu tanıtım faaliyetlerini acaba? Hâla bu soruların yanıtlarını arıyorum, araştırıyorum, düşünüyorum. Ama bu olayın iş kısmı. Bir de yazıyla ilgili yanı vardır. 

Bundan bir kaç yıl önce bir blog yazısı okumuştum. Babasıyla karmaşık ve zor bir ilişkisi olmuş bir yazar babasını kaybettikten yedi yıl sonra onunla ilişkisini ele aldığı bir anı kitabı yazmıştı. Şimdi ne kitabın ne de yazarın adını hatırlıyabiliyorum, ama dediği bir şey çok etkilemişti beni, onu hatırlıyorum. Babası öldüğünde facebook gibi sosyal medya platformları olmadığını,  o yüzden acısını hemen akıtabilme imkânı olmadığını, o yası yaşayarak, sindirerek, içinden geçtiğini, duygularını kendi içinde anlamlandırabildiğini ve tüm bunların sonunda akıtma ihtiyacı olduğunda da ancak bir anı kitabı yazarak bunu yapabildiğini yazmıştı. O kitap çok satmıştı. Keşke adamın adını hatırlayabilseydim. Adamın hep yazar olma hayali varmış ve bu kitap o yolu açan ilk adım olmuş. Sonrasında kitaplar gelmeye devam etmiş. Sosyal medya gelmiş ama onun hayatına sızmamış. Sızmamış diyorum çünkü o yazıyı okuduğumda hissettiğim şey bir sızmaydı. Sosyal medya sızıyor içeriye. Parlak bir oyuncak gibi, kumar makinesinin tatmin duygusuyla yerleşiyor. Tanımadığın insanlarla rekabete girmeye başlıyorsun, neyin rekabetini yaşayacağını sen belirlemiyorsun, bir koşturma, bir gündemi yakalama, daha iyi bir görsel, daha vurucu bir yazı paylaşma telaşına giriyorsun. Kaç kişi beni takip ediyor diye her gün girip bakıyorsun, kaç beğeni aldığın nedensiz bir şekilde önemli olmaya başlıyor. Sosyal medya hesaplarımı ben yönetmiyorum. Yine de şuna bakıp çıkacağım derken derin bir kuyunun içine çekiliyordum.  Bir video, bir video daha derken dakikalar saatlere dönüşebiliyordu günün sonunda. Bir düdüklü tencerenin havasını alır gibi, sosyal medya paylaşımlarım yaşadığım duyguların havasını alıyor, ağırlığını üzerimden alıyordu belki de, hiç yaşanmamış gibi, ağır değilmiş gibi. Bir ölüm haberinin ardından gelen ikinci videoda kahkaha atmak gibi. Ağır mı yaşamalıyız, özellikle yazabilmek için? Hiç öyle düşünmüyorum. Ama ağır, hafif tüm duyguları önce kendi içimizde harmanlamamız, hazmetmemizin bizi daha dayanıklı yaptığına inanıyorum. Yazar olarak sindirilmemiş bir duygunun yazımızı sığ sularda dolandırdığını da düşünüyorum.

Facebook kararları için 30 günlük bir süre veriyormuş kendine. İlk bir kaç gün yaşadığım “açılsın artık” telaşım “açılmaz inşallah” duygusuna dönüşüyor, Facebook tabını tarayıcıdan kaldırdım bir kaç gün önce. Tüm bunları düşünüyor olsam da, açılınca/açılırsa, ne yaparım, nasıl karşılarım ancak zaman gösterecektir. Şimdilik herkes gibi bana her gün verilen 24 saatin açılmasının, genişlemesinin tadını çıkartıyorum ve yazıyorum.

2
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
2 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
2 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
2 Yorum yapanlar
Bedia KorkmazCanan Gül Özal Özal Güncel yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
Bedia Korkmaz
Üye
Noble Member

Bu işte bir orantısızlık var diye yazdım bu sabah sosyal medyada birilerini takip etmek üzerine… Bir süreliğine belki ama, yıllarca, 10 yıllarca takip ettiklerini “bildiğini” sanırken, onların senden bi haber olması! Dahası zamanımı, dikkatimi almakla yetinmeyen bir de paramı isteyen ama ne satın alacağımı bilemediğim “özel” içerikler. Bu kadar çok şeyi her gün düzenli! bir şekilde vermek için uğradığım, ne aldığımı, ne beklediğimi tam da bilmediğim sürprizli! bir mecra. Ve her iki gönderinin arasında görünen reklamlar. Önerilerden ve reklamlardan sıra gelip de bir türlü gönderilerini göremediğim, faaliyetlerinden haberdar olmak istediğim tanıtım hesapları da var, aslında çok da ilgilenmediğim ama bir… Devamını oku »

Canan Gül Özal
Üye
Active Member

Yeşim hocam 🙂 Telefonumu arkadaki çalışma odasına bırakıp, kapıyı kapatıp salona geçtiğim ve bir Pazar sabahı deneme yazısı yazmaya niyetlendiğim şu an yazınızı okumak iyi geldi bana, içtenlikle sevgiler 🙂

✎Bize ulaşabilirsiniz