İç İçe Geçmiş Zamanlar

Yunan Mitolojisinde, Zamanın Tanrısı olarak bilinen ve adını Antik Yunanca’da zaman anlamına gelen “khronos” kelimesinden alan Kronos; gökyüzü tanrıçası Gaia ile yeryüzü tanrısı Uranos’un 12 çocuğunun en küçüğü ve bir Titandır.

Titanlar, Yunan Mitolojisinde, efsanevi Altın Çağ’da dünyayı yönetmiş ırk olarak geçer. Yaşamı meydana getiren; zaman, okyanus, yağmur, güneş gibi kavramlar onlarla birlikte yer yüzüne indiği rivayettir.

Kronos, babasının zulmünden bıkıp, annesinin yardımı ile Uranos’un yerine geçince, çocukları da kendisine aynısını yapmasınlar diye ilk doğan beş çocuğunu yutmuş. Önceleri bunu, çocuklarını korumak için yaptığını söyleyen Kronos’un hesabı ortaya çıkınca, karısı Rheia, Gaia’nın da yardımı ile Girit olarak bildiğimiz Crete Ada’sına kaçarak bebekleri Zeus’u orada doğurmuş. Yeryüzü Tanrıçası Gaia, Rheia’ya bebeğin bakımında yardımcı olmaları için ağaç ve su perilerini göndermiş. Periler, bu güçlü kuvvetli bebeği koruyup kollamış, beslemişler. Rheia’da bebeği yerine bir kaya parçasını battaniyeye sarılmış şekilde kocası Khronos’a yutması için vermiş.

Zeus çok güçlü bir bebekmiş. Ağlaması dağları titretse de mağaranın önünde nöbet tutan periler, babası sesini duymasın diye bebeğin sesini yumuşak bulutlarla yakalamışlar. Zaman, Kronos’un ellerinde şekillenirken Zeus hızla büyümüş ve bir gün babasının karşısına çıkmış.

Babasının midesine “zamanın doldu baba!” diye kükreyerek öyle büyük bir yumruk atmış ki Kronos’un açılan ağzından tüm yuttukları, büyük kaya parçası ve artık yetişkin olan diğer beş çocuğu çıkmış. Kronos tüm yuttuklarını birer birer geri vermiş. Yenilgiyi kabullendi mi bilinmez ama tahtını Zeus’a bırakıp yollara düşmüş…

Kronos, kimilerine göre hala yaşıyor.

Zaman hala onun ellerinde.

Zamanı yaratmaya devam ettiği, zamanların içinde seyahat ettiği söyleniyor.

Eline geçirdiği her şeyi yok etme pahasına yutuverdiğine inananlar da var, dönüştürüp yeniden yaşamın akışına kattığını düşünenler de.

Zaman ve insan karşılaştıklarından beri ise birbirlerinin hallerine hasbihâldeler.

Zaman; yaşanan her tecrübenin ayırt etmeksizin en baş tanığı olarak yerini alırken insan yaşadıkları ile kendisine bir anlam bulma telaşında.

Kaç zamanın içerisinde geçiyor bir günümüz ?

Çarkların içerisine sırayla kurulmuş rakamların arasında çubuklara asılıp cambaz gibi, oradan oraya geçivermek mi zamandan anladığımız?

Göbekli bir camın ardına saklanmış birbirini ardı sıra kovalayan rakamlar mı?

Perde kapanana kadar üflediğimiz mumlarımız mı?

Yaşam dediğimiz kaotik dengenin içinde gerçekten saat kaçı gösteriyor? 

Koşarak bir yerlere yetişirken, az önce kahvaltıda söylenen bir cümleyi de, yıllar önce babası ile yaptığı kavgayı da bir gün sonra gideceği konseri de beraberinde taşıyabilmek bir hediye mi insana ?

Zihninin, “o an” ile birlikte bir çok yerde olabileceğini keşfettiğinden beri insan kendisini yutuyor belki de.

Çoğunlukla, geçmişinde, çocukluğunun arka sokaklarında, izi üstüne yapışmış anılarda, yaşanmışı tekrar ederken yutuyor, geleceğini yutuyor, yapmak istediklerine fırsat bulamadan başını uykulara bırakırken, kafasında yıllarca kavgalara tutuşurken, bitiveren günlerin zamanların ardından bakıp, “ne çabuk!..” derken yutuyor.

Yapmadıklarını düşünüyor, olduramadıklarına kızıyor, buna neden olanlarla kavga ediyor, aynısını defalarca yapmanın peşinde. Sonra da olmayan zamanının içerisinde zamanı dolana kadar karnını yumruklayıp yuttuklarını çıkarmak istiyor.

En fazla da gerçeklerle zamanında yüzleşme cesareti gösteremedikleri ayaklarına takılıyor.

Kendisinden çok uzaklarda arıyor hikayesini.

Geçmişi ile geleceği arasında an be an ilerleyen minnacık noktaları koşarak atlamanın meşguliyeti ve ayırtsızlığında. 

Kendisini azat etmekten çok ötede.

Deneyimlerinin yarattığı yeni hikayeleri görmek yerine zihninin gardiyanları olarak dikmenin peşinde…

Oysa bu kadar pervasız değil zaman, doluyor, hiç bitmeyecekmiş gibi davranırken birden donuyor.

Değeri yaşayanda saklı kalsa da, zamanı dolmuşları kendisi ile seyahatlere çıkarıyor.

Bıraktığın izler, paylaştıkların, dokunduğun yaşamlar kalıyor geride. Bilerek, bilmeyerek değdiğin her şey arkandan bakıyor. Diktiğin bir çiçek, beslediğin bir sokak hayvanı, gözlerine bakıp anladığın, omuz verdiğin, duyduğun bir insan, emeğini vererek elinden geleni yaptığın işin kalıyor.

Kırdığın kalp, aldığın her can, haklı ve en güçlü olmak için verdiğin savaşların kalıyor.

Zehir gibi aklının yarattığı yeni yollar, son ana kadar kalbinle ve ruhunla beslediğin umutlarının filizleri kalıyor.

Yarar olduğunu bilip te paylaşmadıkların, sevip te söylemediklerin, isteyip te yapamadıkların, keşke dediklerin, senin kafanı sudan çıkarmamışsa hala ve öyle uğurlamışlar ise seni, zamanının çarkları içerisinde un ufak oluyor.

Derler ki Zamanın Tanrısı, yaşayan kişi evladını, her “an”ı biricik olsun da kıymetimi anlasın diye ölümlü yaratmış olsa da  insanın elinden ölümsüzlüğünü alamamıştır.

İnsan ise kendisine ayrılan zamanının içerisine sığdırabildikleri ile ölümsüzlüğe koşmuş lakin yaşarken bunu çok azı farkedebilmiştir…

Seçil Güven Mehmetoğlu
Temmuz 2019

4
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
3 Yorum sayısı
1 Yorumlara gelen cevaplar
4 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
4 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir

Seçil bu nasıl güzel bir yazıdır. Çıktısını alıp beğendiğim cümlelerin altını çizmek istiyorum. O kadar çoklar ki. Kalemine sağlık

Reyhancığım ✍ Zamanı yazmak sonsuzluğun içinde bir yolculuk. Bir küçücük kesitinden bakarken bile ben de çok şey tetikledi. Kimin neye ihtiyacı var ise yazılarla şifa olup dağılsın dilerim. Öpüyorum o güzel yüreğinden.

Seçil❤️ Şapka çıkartıyorum

Zamanın içine sigdirabildiklerimizle ölumsuzlesmek kulağıma küpe olsun.
Kalemine yüreğine sağlık Seçil im .