Komşuculuk – Zeynep Çavdar

 

 

Zeynep Çavdar

Yeni taşınmıştım. Şehrin en uzak köşesindeki sözde son derece lüks, gökyüzünü bölen yeni apartmanlardan birine. Yaşadığım yere apartman demek haksızlık olurdu aslında yeni tabirle yaşam merkezi deniliyordu. İçinde alışveriş merkezi, spor kompleksi gibi ıvır zıvırlarla göz boyanan onlar olmasa bu izbe yerde kimseyi yaşamaya ikna edemeyecekleri ucube yığınından farksızdı. Oysa ömrümün kalan yirmi yılını bu ev için ipoteklemeyi göze almıştım çoktan. Bu da kalan günlerimi sevmeyerek gittiğim işte, sevimsiz patronumun suratını çekerek, gerizekalı iş arkadaşlarımın soğuk espirilerine gülerek geçireceğim anlamına geliyordu. Şikayet etmeye hakkım yoktu. Sistem bu şekilde dönüyorsa ben de ona ayak uydurmalıydım. Sabahları iki saat akşamları iki saat toplamda dört saat trafikte geçiyordu. Demiştim şehrin en uzak ucu diye. Hayat yolunda akıyordu aslında. Kendimce bir rutin tutturmuştum. Sabahları erkenden kalkıp ekmek bile kızartmaya vaktim kalıyordu. Serviste yol boyu uyuyup işyerimin önünde gözümü açıyordum. Bir binadan çıkıp başka bir binaya girmekti benimkisi. İkisinin de camları açılmıyor, modern olsun diye griden başka renk barındırmıyordu. Yirmi beşinci kattaki ofise ulaşmak için her gün ayrı bir mücadele gerekiyordu. Uzun asansör sırası, molada kahve sırası, öğlen yemekhanede yemek sırası, akşam yine asansör sırası, servis sırası, uzun bir trafik derken eve varış. Hayat rutininde almaktaydı. Şikayetçi değildim hatta alıştığım bile söylenebilirdi. Ta ki onlar gelene kadar. 

Tam karşımdaki apartmana taşınan komşularım. Modern yaşam kompleksimiz her ne kadar çok modern olsa da maalesef bazı aksaklıklar da söz konusuydu. İki bina arasındaki boşluk o kadar azdı ki camı açıp elimi uzatsam karşıdaki binada benimle aynı katta oturan insanlarla el ele tutuşabilirdim. Uzun bir süre karşı dairem boş kaldı o yüzden birinin beni izlemediğinden emin olduğum için oldukça rahattım. Ama bir sabah tüm bunlar değişti; aniden bir Pazar sabahı daire doluverdi. Önce duvarları boyadılar tam karşıdan gördüğüm krem rengi olan duvarı yeşile boyadılar koyu bir yeşil. Üzerine kocaman kırmızı çeşitli şekiller bulunan bir tablo astılar sadece. Günlerce baktım tabloya merakla. Garip bir şekilde beni çekiyordu bu tablo. Her sabah gözümü açar açmaz ilk işim salonun penceresinden karşı daireye bakıp tabloya bakmak oluyordu. Sabahları güneşin açısıyla birlikte sanki tablodaki şekiller de değişiyordu. Daha aydınlık hale geliyordu. Güneşle dans edermişçesine ışık saçıyordu odaya. Tüm gün özlemle eve gitmeyi bekler olmuştum. Mesaiye kalmamak için daha hızlı çalışıyordum artık. Daha hızlı yemek yiyor, daha hızlı kahve içiyor, daha hızlı koşuyordum servise. İki saatlik yol boyunca gözlerimi kapatıp onu düşlüyordum. Bana göstereceği güzellikleri, şekillerin alacağı yeni düzeni çılgıncasına merak ediyordum. Eve varınca kimselere görünmeden hemen daireme çıkıyor, üstümü bile değiştirmeden ilk iş ona koşuyordum. Çılgın bir aşıkmışsına kendimi onun huzuruna bırakıyordum. Tam karşısına kurulup tamamen ona teslim oluyordum. O ise nazlı bir aşık gibi kendini benden esirgiyordu. O güzel yüzünü bana göstermemek için türlü numaralar peşindeydi. O gün eğer biraz geç kalmışsam hepten nazlanırdı, üzerindeki şekiller kaybolur sadece kırmızı rengi görünürdü tablonun. Koyu, kopkoyu bir kırmızı. Seni içine alıverecekmişçesine alabildiğine kırmızı bir deniz. Bazen de alev kırmızısı olurdu. Bakmaya korkardım öyle zamanlarda, alevler ordan kalkıp bana uzanacak içine alıp beni kül edecekmiş gibi gelirdi ama yine de kıpırdayamaz sakince beklerdim. Her zaman da beklediğimin karşılığını alırdım. Kırmızı renk kendini yavaşça geri çeker ve şekiller ottaya çıkmaya başlardı. Saatlerce onu izlerdim bıkmadan usanmadan. Artık onu izlemekten başka yapacak işim kalmamıştı.

Bir akşam eve geldim. Her zamanki saatte kuruldum köşeme ve ona bakmaya başladım. Ama farklıydı bugün sanki ikimizin arasındaki garip anlaşma bozulmuş başkaları girmişti araya. Ne fark var acaba diye düşünürken gördüm onları. Yeni komşularımı. Genç bir çift. Kadın olan üzerinde gömlek elinde kadehle yürüyerek tablonun önünde durdu. Bense nefes almadan onları izliyordum. Perde yoktu ikimizin evinde de. Sonra erkek olan yaklaştı belinden kavradı kadını kendine doğru çekti ve dudaklarında öpmeye başladı. Hala izliyordum ama bir yandan da tabloyu göremediğim için onlara kızıyordum. Koca evde öpüşecek yer mi yoktu. Bula bula benim günlerdir saplantılı bir şekilde izlediğim tablonun önünü bulmuşlardı. Adam kadının gömlek düğmelerini teker teker açmaya başladığında hala tablonun önündeydiler bense gözlerimi bir saniye bile onlardan ayırmadan izliyordum. Tablo kırmızıydı, şekiller yoktu. Benim varlığımdan haberleri var mıydı emin değilim. Varsa da umursamıyordum açıkçası önce ben gelmiştim, benim evimdi burası. Çekip gittilerinde nihayet tabloyla baş başa kalabilmiştim ama sadece dipsiz bir kırmızı vardı. Her ne olduysa küsmüştü bana. Tüm gece bekledim ama nafile şekiller ortaya çıkmamakta kararlıydı. Sabah çaresiz işe gittim. Keyfim kaçmıştı bir kere. Böyle zamanlar işlerim hep ters gider. Sabah servisi kaçırdığımda anlamalıydım aslında. İşe geç kaldım, patronumdan bir ton azar işittim. Oysa o güne kadar ne bir mazeret izni almış, ne hasta olmuş, ne de geç kalmıştım. Kullanmadığım bir dolu yıllık iznim bile vardı. İlk defa geç kaldığım bir günde böylesine azar işitmek çok dokunmuştu açıkçası. Söylenerek yerime oturdum çaresiz çalışmaya başladım ama o da ne aksilikler peşimi bırakmamakta kararlıydı anlaşılan. Dün hazırladığım rapor ortada yoktu. Bir saat içinde tekrar yaptım. Sunum öncesi üzerime kahve döktüm, takım elbisem mahvoldu. Aksi gibi sahip olduğum iki takım elbiseden diğerini de kuru temizlemeye vermiştim. Sakin kalmaya çalışsam da üst üste yaşadığım aksilikler beni sinirlendirmeye başlamıştı. Akşamı zor ettim. Servise bindiğimde gözlerimi kapatıp hep yaptığım gibi tabloyu hayal etmeye başladım ama bir türlü şekiller aklıma gelmiyordu. Aklımdaki tek görüntü kırmızıydı. Koyu bir kırmızıdan başka bir görüntü yoktu zihnimde. Canım sıkılmıştı, gözlerimi açarak yolu izlemeye başladım. Büyük gökdelenlerin arasından geçerek yol almaya devam ediyorduk. Gökdelenler bitti, şehirden uzaklaşmaya başladık, tek tük binalar yerini boş, kurak araziye bırakmaya başladı. Derken derme çatma gecekondular gözüktü. Yol bir türlü bitmiyordu. Tekrar gözlerimi kapatıp uyumaya çalıştım ama içimi saran bir korkuyla ürperdim. Ya yeni taşınan komşular onları izlediğimi fark edip aramıza perde koyarlarsa ya bir daha o güzelim tabloyu göremezsem ne yapardım. Uzun süredir tek yaşama amacım o olmuştu. Büyük bir panik içindeydim, nefesim daralmaya, ellerim titremeye başlamıştı. Derinden gelen bir sesle kendime geldim “Mehmet Bey geldik.” Gelmiştik demek. Hemen kendimi servisten aşağı attım ve koşar adımlarla evime doğru yola koyuldum. Anahtarı çevirirken panikten kendimi kaybetmek üzereydim. Ayakkabılarımı bile çıkarmadan salona koştum ve işte tam karşımdaydı. Capcanlı kırmızı boya üzerine şekiller adeta ben burdayım hiçbir yere gitmiyorum dercesine karşımda dans ediyorlardı. Çok mutluydum. Öyle ki, ağladığımı bile fark etmedim. Tüm gece izledim. Ne yemek yedim ne üzerimi değiştirdim. Genç çift geldi. Salondaki tablonun hemen çaprazındaki cam kenarında masada yemek yediler. Yemek boyunca sohbet ettiler. Varlığıma aldırış etmediler, varlıklarına aldırış etmedim. 

Günler geçti, aylar geçti, mevsimler geçti ben hep tabloyu izledim. Genç çiftin varlığı beni hiç etkilemedi. Onlar karşımda öpüştüler, yemek yediler, dans ettiler, kavga ettiler, sarıldılar, ağladılar, bağrıştılar, tekrar barıştılar, tekrar kavga ettiler ben tüm bunlar olurken onları izledim. Hepsi gözümün önünde oldu. Gün geçtikçe kavgalar sıklaştı. Adam kadına tokat attı. İlk tokatta ordaydım gördüm, sesimi çıkarmadım. Hem ben ne yapabilirdim ki, yabancıydım ben. Karşı dairedeki yancıydım. Kim olduklarını bile bilmiyordum. Bir süre kadın görünmedi, evi terk etti sanırım. Kadın gidince şekiller de gitti. Tablonun rengi soldu. O solunca ben de soldum. Garip bir mutsuzluk çöktü içime, yaptığım hiçbir işten keyif alamaz oldum. Sonra bir gün kadın tekrar geldi. Barıştılar. Şekilleri tekrar gördüğüm için çok mutluydum. Hepimizin hayatı bir süreliğine rayına girmişti. Bir süre sonra kavgalar tekrar başladı. Kadehler havada uçuştu, bağırdılar, çığlık attılar. Adam kadının saçından tutup sürükledi. Ben izledim. Tablo izledi. Rengi koyuldu. Artık onları izlemekten başka hiçbir iş yapamaz olmuştum. Eve gelip direk karşılarına oturuyordum. Bir akşam masada yemek yediler ben de elimde yemeğim, karşımda dans eden şekillere hayranlıkla bakıyordum. Birden adam ayağa kalktı ve masayı kaldırarak kadının üzerine devirdi. Ne olduğunu anlayamayan kadın bir anda kendini yerde bulmuştu. Adam eğilerek kadını saçından tuttuğu gibi duvara yapıştırdı ve elindeki bıçağı karnına soktu. Fışkıran kan tabloya sıçradı. Tüm tablo kana boyandı. Biraz önce karşımda dans eden şekiller gitmiş yerini kopkoyu bir kırmızı almıştı. Bu biraz önceki kırmızıya benzemiyordu. Daha yoğun, daha sıcak, daha akışkandı. Adamın işi bittiğinde ordayım, gözlerimi onlara dikmiş izliyordum. Bana baktı, gözlerimin en içine sızdı. Gurur vardı o gözlerde. Sonra elindeki bıçakla çekti gitti. Bense kıpırdamadan izlemeye devam ettim. Sabah oldu işe gittim her zaman yaptığım gibi. Normal rutinde akıyordu hayat. Akşam eve geldim. Koşarak eve çıktım, her zamanki yerime oturdum. O hala oradaydı. Tam karşımda. Kıpkırmızı, kopkoyu, her zamankinden daha canlıydı. Oturdum ve izlemeye başladım. 

Zeynep Çavdar
2019

6
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
3 Yorum sayısı
3 Yorumlara gelen cevaplar
5 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
4 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir

Kalemine sağlık Zeynep soluksuz okudum.

Çok teşekkür ederim Reyhan 🙂

Ben de bir solukta okudum. Oldukça akıcı bir anlatım. Hikayenin kahramanının erkek olmasına çok şaşırdım. Bence kadın olmalıydı diye düşünürken son cümlelere geldim ve kahramanın erkek olduğuna ikna oldum. Elinize sağlık.

Çok teşekkür ederim.

Yüreğine sağlık canım Zeynep. Çok akıcı, soluksuz okudum.

Çok teşekkür ederim Hülya 🙂