Koyu Yeşil

Bundan sonra olacakları seziyorum. Güneş iyiden iyiye harını düşürüyor. Gece olunca gözlerimi açacağım.

İçimle dışım arasında bir yerde sıkışıp kaldım.

Yavaşça sırtımın ince derisini kaşıyor. “Canım bu gece yanında olacağım.” dedi sakin sesiyle ve pencereyi açmak için yanımdan kalktı.  Geceden sabaha kırpmadığım, kapansınlar diye zorladığım gözlerimin aksine o, gözleri kapanmasın diye uğraşacak yine. Pencereyi yukarı doğru kaldıramadı. Komedinde duran küçük turuncu karton kutuyu alıp pencereyle pervaz arasına sıkıştırdı. Bilmediği benim de o kutuda olduğum gerçeğiydi. Bu oda benim gözlerimden bakınca bir kutuya benziyor. Kutunun turuncu olduğunu gördüğümde, bir zaman turuncu ışınlar saçtığımı, insanları olduğu kör kuyularından çekip çıkaracak denli canlı, capcanlı olduğumu hatırlıyorum. Bu kutuya girerken yanıma ne almalıyım diye düşünmüştüm. Bir kalem muhakkak olmalıydı. Acıklı mektuplar yazıp yattığım yerden dünyaya elem akıtabilirdim. Öyle yapmıyorum. Oyundaki rolümü bulmaya çalışıyorum. Sade o. Kimseye derdimi yanmadığıma, anlaşılır olmak adına ardı ardına didaktik cümleler yazmadığıma nasıl memnunum. Kurşundan bir kalem, nafile eriyip gidecekti. İyi ki öyle olmadı. Ama ben o kurşun kalemle geceleri kutuya bir delik açtım. Yuvarlanarak düştüğüm bu çukurda açtığım o delik sayesinde hayatta kaldım. Kutuyu ben seçmedim. Bir başka hikâyeden çıkmıştı. Ezilmiş ve çiziklerle doluydu. Üzerinde çok kafa yormadan, yalnızca içine girdim.

Yattığım yerden koyu yeşil renkte, sarı çizgili, solgun, sert kabuklu bir böceğin duvardaki yürüyüşüne bakıyorum. Alnımdan yanağıma bir ter süzülüyor. Birden esiyor, tüylerim ürperiyor. Pencereyi açık bırakmış. Hafifçe doğruluyorum, annem ağırlaşan göz kapaklarına dayanamamış, belliydi. Onu yadırgamıyorum. Yastığın altına sıkıştırdığım defteri alıp boş bir sayfa açıyorum. Hangi deseni yapayım. Babaannemin elime tutuşturup sakla bunları dediği kâğıtlar önümde. O, gözü kapalı yapardı. Çimen yeşili ipini alıp takardı halı çakısının ucuna. Çimen yeşilinin bir anlamı vardı elbet. Yanına ilişiyorum. Kafamı halı tezgâhının tahtasına dayıyorum. Tık tık tık, tıkır tıkır, tık tık. Öyle uykulu, içeriden bir titreşimi var ki. Sayfada parmaklarımı gezdirirken o titreşimleri hissediyorum. Şimdi anlıyorum. Gezip geldiği ormanın tüm ağaçlarından akan tek bir damla yeşilmiş meğer bu.

Hamura benzer bir merhem buluyorum ilk çekmecede. Buram buram nane kokuyor. Kokuyla birlikte kolu, bacağı, sırtı ağrıyan kadınlara dokunuyorum bir anda. Annemin, anneannemin, onun annesinin elleri ellerimi kavrıyor, kollarıma kadar büyüyor hamur kutusundan çıkınca. Atletimi sıyırıp hamuru belime sarıyorum. Önce manasız gelse de yavaş yavaş ısıtıyor, terlemeye başlıyorum. Ağrıyı emdiğini, yolun renginin berraklaştığını hissediyorum. Daha da sıcak oluyor. Gözlerim kapanıyor, belimden kafamın içine atlıyor. Kulağıma eğilip “Dik dur.” diyor. “Dik durursan tüm ağrıların geçecek.” Tam kapanmışken gözlerim beni niye uyandırıyorsun, geç dön kanepeye yat Allah aşkına. En güzel yeriydi diyorum mırıldanarak. Bır bır bır konuşuyor. Durmadan aynı şeyi tekrarlıyor. “Dik dur.” Bir an için susuyor. Gitti sanırım. Hepsinden bir çırpıda kurtulduğumu hissediyorum. Tüm kadınlardan kurtuldum. Ellerimden girip kalbimden çıkan tüm kadınlar. Gittiler. Biraz olsun rahatlıyorum. Kutu o kadar büyük değil ki! Kıçlarıyla sağa sola devrilip duruyorlar. Pat diye bir ses geliyor. Elindeki bardağı uyuklarken yere düşürmüş. Yattığı yerden kalkıp, kırılan cam parçalarını toplamaya başlıyor. “Tüh, seni de uyandırdım.”

Ormanda yavaş yavaş ilerleyen bir kurt ailesi, anne baba ve yavrukurt. Annenin sarı dalgalı saçları var, yavrukurdun bir bacağı yok. Babanın boynunda bir saati var, yavrukurdun tek gözü yok. Yattığı yerden bana bakıyor.

Küçük kurt bir ilkbahar sabahı iki kayalığın arasında doğdu. Baba kurt çok mutluydu. Çalıların köşesinden bakıyorum rüyaya. Annemin rüyasında gezebileceğimi anladığım günden beri bunu hep yapıyorum. Bu yatağa ilk yattığım gündü. Annem bir kuvözün önünde duruyordu. Dehşet ve çaresizliğin bir bulamaç olup gözünden süzüldüğü bir gündü. Utancını saklamaya çalışırken, şefkatin dozunu tutturamadığı günler takip etti. Onun rüyası gerçeğin bir yansıması mıydı? Bunu ona da soramıyorum. Şimdiyse bir ormanda. Oraya girmeyi çok istedim. Evden çok uzaktayız ben ve bedenim. Etim, kemiğim, ellerim ve ayağım. Ayazda yürüyoruz, önce bir ormandan geçiyoruz bizi korkutmuyor. Bu geçtiğimiz orman annemin rüyasındaki orman olmalı. Kuma batıyor ayağım, koca bir postal giymişim yazın sıcağında, saçma. Önümü görmüyorum. Varsın olsun. İki elim var ve batan ayağımı kurtarabilirim. Karşımda bir ateş, parlak kıvılcımlar etrafa yayılıyor. Avcumu açıp uçuşan kıvılcımlardan birini tutuyorum. Çok güzel ve çok sıcak. Güneş kayboluyor, kaybolsun. Bu ateş hepimize yeter. Çok sıcak; yine de ateşe doğru gidiyorum, bedenim dediğim şeye bir isim vermek isterdim. Ne isim versem üstünde tutmayıp atıyor. Ateşi görünce bir köşeye pusup oturuyor. Ateşten uzağa, çok uzağa, oysa ben yanına gitmek istiyorum ateşin. Kolumdan tutmak istiyor beni, tam bir ahmak, kolumun olmadığını ancak o zaman fark ediyor. Ne yani kollarımda mı yok artık? Ateşin turuncu, kırmızı, mavi ışıkları kocaman bir deniz gibi serilmiş önümde. Gidip orada yüzmemek için bir neden yok. Kulağımda denizden gelen dalga sesleri, ateşin yönünü kestiremiyorum. Ateşin içinde isten kararmış atletiyle bir delikanlı, bu babamız. Hangimizin babası diyorsun? Ne fark eder? Hep konudan uzaklaşıyorsun, şuraya bak. Bir ev var, kerpiç bir ev hemen altında bir ahır, iki inek, bir at ve hemen önünde kümes. Gecenin kör karanlığı tıpkı şu an olduğu gibi orada da aydınlık. Delikanlı ateşe atlıyor ineğe sarılmak için, izin verirsen yardım edeceğim ona, korkuyorum, bacağımdan tutup çekiştirmek istiyor ya, boşuna. Bir rüyaya dalar gibi dalıyorum ateşin denizine zaten bir rüyaya misafir olduğumu unutup, çok güzel. Çok sıcak ve çok serin, kulaklarımda suyun taşa vurduğu ses. Elim büyük kalınca bir battaniyeye gidiyor. Yerden alıp adamın üstüne seriyorum. Adam kim, işte o delikanlı, babam, babamız. Ben kiminle konuşuyorum anne biliyor musun?

Biliyorum. Üşüyorsun, titrediğini hissediyorum. Üstünü örtüyorum. Ateşli insanın üstü örtülmez derler ya, kıyamıyorum. Seni rüyamın içinde başka bir rüya olarak görmek beni incitiyor. Yavrukurdun doğup, gördüğün ateşlere bakarak orada öylece kalmayı başardım. İnsan kendi elini kendi dizlerine ah vah etmek için nasıl vuruyorsa, kendi saçlarını okşamak için kullanamaz mı, dudaklarını başkasının yanağına, boynuna dokundurabiliyorsa kendi omzuna bir öpücük konduramaz mıydı? Bunun için girdiğin kutunda bunlar olamadı. Sen istedin, ben yapamadım. Sadece tek gözünü kullanabildin. Çocuğuyla oynayan bir anneyi gördün. Çocuk anneye seslendi, anne ona baktı. Çocuk elindeki oyuncağı gösterip gülümsedi. Sonra gözünü kapattın. Yeniden açtığında hep aynı an, farklı zamanlarda bambaşka çocuklarla canlandı. Annesine bakan, bakınca ruhu kabaran. Gözlerini yeniden kapatmayı yeğledin ama göremedin. Yeterince orada olamadım. Sana bakanlardan gözlerini kaçırıyorum. Gözlerimi kaçırdıkça göz göze gelmek için etraftaki insanlar yok olmaya başlıyor. Uyumakla uyanmak aynı vicdanın azabı. Kalkıp ayaklarımı sürüye sürüye odada dolaşıyorum.

Bir delik daha açıyorum. Senin kendinle olan mücadeleni görmek zorunda değilim. Yüzün bir zehir. Kutunun içinden çık. Zehrin aktığı yeri takip ediyorum. Tıp tıp tıp. Yerdeki halıyı çürütmeye başlıyorsun. Delik büyüyor. Alt katta hiç kullanılmayan antikalarla dolu odaya. Merdivenlerden koşarak iniyorum, merdivenden nasıl koşarak iniyorum, aktığın yerin altına büyük beyaz bir karton koyuyorum. Beyaz kartona aktığın yerlerde bir siluet beliriyor. Mavi gökyüzünde uçan bir kuşkanadı. Pencerenin dışında bir çocuk duruyor. Buraya bak, beni gör. Delik içimde büyüdükçe büyüyor. Turuncu kutudaki delik her büyüdüğünde kuş biraz daha belirginleşiyor. Çocuk toprakla oynuyor. Çocuk kuşun kanadında uzaklaşıyor. Yatağın ucuna doğru iki büklüm annemin karnında durduğum gibi kıvrılıyorum. Annem uyukluyarak kalkıp pencereyi kapatıyor.

Yavrukurda bakıyorum. Tek doğan yavruma ve olmayan ayağına, gözüne. Nasıl kalacak hayatta? Nasıl olacak bu eksik yaşam? Baba kurt avdayken onu diğer vahşi hayvanlar bulup öldürürse, ya koşamazsa? Ah küçüğüm, ah minik kurdum.

“Şuna bakar mısın? Ne kadar tatlı bir yavru,” dedi sürüdeki diğer yeni doğum yapan anne kurtlardan biri. “Çok güzel değil mi? Çok güzel; ama keşke sizin yavrularınızla oynayabilse ne dersin? Tek başına büyüyemez. On bir tane yavrun var o da on ikinci olur.”

Yerdeki buzlaşmış karın üstüne doğru göğsümü bastırıp kalbimin alevini dindirmeye çalışıyorum. Böyle bir şeyi nasıl söyledim o yabancıya? Hem o da nasıl karşıladı? Aklı karışmış gibiydi, bir bahane uydurup uzaklaşmak istedi. Kimse bu müşkül halinle seni kabul etmez biliyorum. Bizim büyük müşkül halimiz. Üç yıl önce izlediğimiz o filmde, bana dönüp şöyle demiştin. “Senin tek çaresizliğin benim anne.” Gözlerinden bana doğru bakınca görülen o mu? Oysa ben gizlemeye çalıştığımı düşünerek yaşıyordum. Rüyadan uyanmak istiyorum. Böyle bilmeni istemiyorum. Lütfen, lütfen, nefes alamıyorum. Kalkıp yeniden açmalıyım pencereyi, uyanırsan da yapacak bir şey yok, iyi değilim.

Uyuduğumu sanıyor ısrarla. Oysa yeni başlamıştım. İleride upuzun sarı saçlarını sol yanına almış oturuyor. Denizle kumun birbirine geçtiği yerde dizlerini kendine çekmiş benden tarafa bakıyor. Belki anne odur. Beni fark ediyor. En başından beri orada olduğumu biliyor muydu? Tüm çocuklardan arda kalan bir parça, çırılçıplak. Rüzgâr duruluyor, ateş sönmüş. Çocuğun elinde kırmızı bir top kenarından yarılmış. Çocuk kuşun kanadında. Uzaktaki sarı saçlı kadın sırt üstü uzanmış ayaklarına sular gelip gidiyor, gidip gidip geliyor. Dağıtarak gidip, umarak geri geliyor.

En fazla ne olacak. Ayağı bir çukura takılacak ve arkadan gelenler onu yakalayacak. En kötü kokusunu alamadığı ve görmekte zorlandığı bir tehlikenin tam ortasında kalacak. Bunun için geleceğe dair ne yapabilirim? Onu yanımda olduğu her an sevmekten başka. Hiçbir şey yapamam onu besleyip, bu dikenli ormanı tanıtmaktan başka. Sırt üstü yatıp patilerini karnımdakine benzer karnına doğru çektiğinde boynunun kıvrımını yalayıp okşamaktan başka.

Denizin kenarındaki çocuk elindeki kırmızı yarık topun içini kumla dolduruyor. Top eski haline gelsin diye bir umudu var anlaşılan. Yanına doğru gidiyorum.

“Şimdi oynayabilecek misin o topu?” diye soruyorum.

Dönüp etrafına bakıyor. Ben orada değilmişim gibi kafasını tekrar önüne eğiyor.

“Hani kumla doldurdun ya oynamak istiyorsun sandım.”

“Hayır, onun için değil.”

“E, niye peki? Yanında durup seninle oynayabilir miyim?”

“Burada durup yapacaklarıma bakabilirsin sadece.”

Önce çocuk oluyorum. Soğuk bir odada sırt üstü uzanmışım. Tek kişilik bir yatak. Kollarımda kablolar. Güneşin aydınlandığı yerden göğem rengi yayılıyor. Gece bitti. Bitti gece, uyuyorum.

 

Nisan, 2022

Elif Ceren PEHLİVAN

Fotoğraf: pinterest

Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
  Bildirim al  
Bildir