Kutu: Özge Soylu Bozdağ

Evde, boş olduğum zamanlarda evin içinde geziniyorum. Eşyalar kapalı dolaplar ardında da dursa beni rahatsız ediyor. Girişteki büyük gömme dolabın içi böyle zamanlarda zihnimi kemiren bir fare sanki. Dolabın kapaklarını açıyorum, karışıklığını düzeltmek için bir an heveslensem de nereden başlayacağımı bilemiyorum, istediğim gibi düzeltebileceğime de inanmadığım için  kapakları tekrar kapatıyorum. Oğlum uyumuş bir saat kendime ayıracak vaktim var, fazla ses de çıkarmamalıyım, uyanmasın. Dolap yine aklıma takılıyor. Açıyorum kapaklarını yavaşça yine, aynaya baksam şu an, yüzümde kesin umutsuz bir ifade vardır eminim. Daha önce dikkatimi çekmeyen, üst raflarda duran bir kutuyu fark ediyorum. Bir ayakkabı kutusu bu. İçinde ayakkabı yoktur, öyle olsa alt dolaplardan birinde olurdu diye geçiriyorum içimden. Acaba içinde ne var? Diye merak ediyorum. Rafa uzanıp kutuyu elime alıyorum. Dışı pütürlü, dokusu elimi acıtıyor. Bir ara boyamaya çalışmışım, eski bir boyayla boyadığım için boyanın pütürleri kutuya geçmiş anlaşılan. Siyah, rengi ağarmış, görünmek istemeyen bir kılığa bürünmüş sanki. Üstünde kalem darbesiyle açılmış birkaç delik var, belli belirsiz. Kutudan çok hafif bir koku yayılıyor etrafa. Burnumu yaklaştırıyorum kokunun ne olduğunu anlamak için. Boya kokusu değil, iğde kokusu bu. Koku beni iğde ağacıyla tanıştığım zamanlara, çocukluğuma götürüyor. 

Babamla ben yapılmakta olan evimizi görmek için Yedikule’den Avcılar’a gidiyoruz. Herhalde ilk defa birlikte, şehir içi de olsa bir seyahate çıkıyoruz. Kardeşim ve annem evde kalıyorlar. Kardeşim üç yaşlarında olmalı. Ben henüz ilk okula başlamamışım. Yapılmakta olan evimizin şantiye ofisine gidiyoruz önce. Evin kaba inşaatı bitmiş, sonbahara teslim edecekler diye söz alıyor babam. Babamın kendi evine sahip olma heyecanı bana da geçiyor. El ele şantiyenin ofisinden çıkıyoruz.  Şantiyenin ofisinden çıktığımızda dışarıda yağmur çiseliyor. Islanıyoruz biraz, babam şemsiyesini açıyor. Eve dönmeden yeni evimizin birkaç sokak aşağısındaki tek bakkala doğru yürüyoruz. Bakkalda ekmek arası yaptırıyor babam. Benimki kaşarlı, domatesli; babamınki kavurmalı. Yağmur kesiliyor biz bakkaldan çıkana kadar. Bakkalın önündeki iğde ağacının dibine altımıza bakkaldan aldığımız karton kutuyu koyup oturuyoruz. Birlikte ekmek arası yiyoruz. İğde ağacından başıma su damlıyor, kafamı kaldırdığımda ağacı görüyorum. “Baba bu ne ağacı?” diye soruyorum. O vakit öğreniyorum iğde ağacını ve yemişi olduğunu. Kokusu hoşuma gidiyor. Ekmeğimi yemeğe devam ediyorum,  ısırdıkça kaşar peynirleri, ekmek parçaları yere düşüyor, domatesin suyu fışkırıyor. Birbirimize bakıp çok gülüyoruz.  

Related Articles

Abimin Mesleği

Her sabah olduğu gibi bu sabah da saat yedi itibariyle mutfak masasında, kahvaltı sofrasındayız.  Perdeler sımsıkı kapalı. Eskiden merak ederdim; kim görecek ki bizi dışarıdan,…

Anı Kutusu: Yaprak Karaman

Doğduğu şehirdeki kardeşinin yanına gelmesini bekliyor,  -Hilmi sen misin diyor? Anneannem  -Evet, abla benim, geldim diyor kardeşi ve anneannem sonsuzluğa kapatıyor gözlerini.  Ellerinde sedefli ojeleri…

Çığlık atar gibi yazmak

“Böyle…çığlık atar gibi yazmak istiyorum!” Kitaplar okuru dönüştürür. O kesin. Çoğu zaman o dönüşümü fark etmeyiz. Ne güzel bir hikayeydi deriz, üzerinde belki tartışırız ve…

Sınırlar

Neden önemli? Hangi tarafında olmak istiyorsun? Ülkelerin, şehirlerin, evlerin, okulların bahçelerin sınırları neden var, nasıl aşılıyor? Toplumun, birlikte yaşadığın insanların sınırlarına nasıl yaklaşıyorsun? Peki ya…

1
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
1 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
1 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
1 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
Gizem

Sıcacık bir hikaye, su gibi bir anlatım 🙂

Araç çubuğuna atla