Merhaba .Ben geldim!

Yirmili yaşlarımın başlarında başlamıştı yazma maceram. Üniversite bitmiş. Araba sevdam yüzünden mümessil olmuş, yalnız yaşayacağım diye tutturmuş, biraz haylaz, hayata soru sormak için geç kalmış bir ergendim o sıralar… Liseden üniversiteden arkadaşlarım birer birer evlenmekte. Bazısı hamile bazısı düğün provalarında.

Gökçe’nin altında şirket arabası biraz tombul sarı saclı.(Saçları var o zaman ) Hatta inanmazsınız fön çektiriyor. Hafta içi takım elbise gömlek hafta sonu eşofman kitap kahve takılıyor. Geç ergenlik mi artık neyse adı bu durumun, arıyor bir şeyleri. Ve yazıyor. Peçetelere yazıyor. Gittiği tiyatroların sinemaların biletlerinin arkalarına yazıyor. Ama bir yön yok. Hedef yok. Bilgi yok.  Sorumluluk al artık diyor etraf. İşin gücün var. Komşu teyzeler uygun bir eş adayı aramaya çoktan başlıyorlar bile. Evlenmek. Yemek yapmak büyük iş. Totosu yemiyor. O zaten hafta sonu anne baba arkadaşlarıyla pikniğe oraya buraya gitmeyi seviyor.

Ama bu arada çok da soru soruyor. Bunaltıyor. Bunalınca şarkı türkü dinlemeye gidiyor. Fener’de bazen şarap içip müzik dinliyor. Kendi gibi bekâr arkadaşlarını topluyor, iki, üç bira yapıyor. Geziyor tozuyor. Ama iste soruları da bitmiyor. Yani aslında kendini arıyor.

Baba soru bombardımanına tutuluyor. Çünkü baba kitap okuyor. Asker olduğu için de tarihi seviyor. Gökçe soruyor. Baba meşhur hikayeleriyle anlatıyor.
-Hallacı Mansur kimmiş neden ölmüş?
-Yazıcı zade efendinin sıkıntısı neymiş? Neden o çilehaneye girmiş. Mevlana’nın öğütleri neymiş? Ama Şemsle arasındaki mevzu niye öyleymiş?

Günün birinde biri Gökçe’ye İncil hediye ediyor o da tutup eve getiriyor. Merak ediyor başka dinleri. Babası sinirden deliye dönüyor gibi oluyor. Yine de cevapları ya sabır çekerek de olsa öyle böyle veriyor.

Bir gece anne erken yatınca Gökçe babasına bir tabak meyve yıkayıp soyuyor. Baba tam teslim belgesel izlerken Gökçe kitap okuyor ve babası aynı Gökçe gibi arka arkaya sorular sormaya başlıyor.
-Hoca mı arıyorsun kendine kızım?
-Yok, baba nerden çıktı şimdi o?
-Hoca arıyorsan okula gideceksin kütüphaneye takılacaksın.
İki üç dakika geçmiyor bir başka soru daha.
-Hacı mı arıyorsun kendine?
-Allah Allah… Yahu neden soruyorsun?
-O zaman haydi Mekke ye.
Bir soru daha peşinden.
-Ayyaş mı arıyorsun gittiğin barlarda?
Tam cevap verecekken
-Doğru meyhaneye.
-Ya baba ne oldu? Durduk yere bu sorular neden?
-Ne aradığın önemli kızım. Biliyor musun ne aradığını? Ne istediğin hakkında var mı bir fikrin? Ve neyi nerde aradığın önemli. Sırası da önemli. Her şey bir arada olmaz…
-E ne yapayım baba?
-Sen şimdi biraz daha oku. Sonra biraz yaz. Ama artık peçetelere biletlere değil. Git benim dosyamdan kâğıtlar al. Ablan özlemiştir seni. Otur ona mektup yaz.
Öyle bitmiş o konuşma. Baba televizyona dönmüş. Gökçe başlamış mektuplarını yazmaya.

Gökçe ablasına sonu gelmez mektuplar yazmış. Aynı mektuplar iki hafta sonra bir yazılı kağıdının okunmuş ve not verilmiş hali gibi geri geliyormuş. Yazım hatalarını düzelten, mükemmel kitap önerilerini mektubuna ekleyen bir ablası varmış ta uzaklarda.

‘’Yaz’’ dermiş Gökçe’ye ‘’Durma hep yaz. Ama doğru yaz.’’

Her istediği şey için beklemesi gerektiğini söyleyen Emekli öğretmen bir annesi varmış Gökçe’nin.

-Olur, ama zamanını bekle kızım, dediğinde sinirden deliye dönse de ona beklemenin, mayalanmanın, büyümenin inceliklerini öğretmiş annesi. Ve pencereden yeni çiçek açmış erik ağacının dallarını göstermiş kızına.
-Her şeyin olma süresi var Gökçe. Bak şu dallara. O çiçekler meyve olacaklar. Ve sen erkenden gidip koparırsan onları, daha olgunlaşmamış acı çekirdeği ile karşılaşacaksın. Heyecanın ağzında ekşi bir hayal kırıklığı olacak. Olmalarını bekle. Erikler olgunlaştığında dalından koparıp mutlulukla yemeği bekle.

Seneler geçmiş. Baba ölmüş artık yokmuş. Gökçe işi gereği genç bir öğrenci ile görüşmesinde bir durum fark etmiş. Neyi nerde aradığını bilmeyen bir yolcu varmış karsısında. Tıpkı yirmi sene önceki kendisi gibi.

Oturmuş bunları anlatmış ona.  Öğrenci; ‘’tamam’’ demiş.

-Her şey sırayla anladım Gökçe abla.

Gökçe kaldırmış başını bulutlara.
-Gitmedin işte baba, demiş. Yine yetiştin imdadıma. Gözleri dolmuş ve minnet duymuş.

Her şeyi bana farklı bir disiplinle öğreten Babama. Beklemenin ne değerli olduğunu bana bahar dallarıyla kanıtlayan anneme. Her hatamda düştüğüm yerden beni üşenmeden kaldıran ablama, Bu hayata oyun ve kahkaha ile katlanmamı sağlayan Aybala ’ya. Yanımda koca bir dağ gibi duran eşim Bilsay’a.

Ve yeni başladığım bu mecrada aynı dilden konuşacağımı inandığım, Kendisi beni hiç tanımasada iki yıldır  severek takip ettiğim bana  tabiri caiz ise gaz veren Yeşim hanım’a Sanal Yazı evine..

Teşekkür ederim.
Merhaba. Ben geldim.. 🙂

7
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
3 Yorum sayısı
4 Yorumlara gelen cevaplar
4 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
4 Yorum yapanlar
GÖKÇE GÖNÜLAÇARAysim GoralSermin Yağcışebnem oral Güncel yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
Aysim Goral
Üye
Noble Member

İyi ki geldin.
Gel kahve yapalım. Dalları erik basar bir iki haftaya. Konuşuruz, anlaşamayız belki ama anlatırız. Kocaman açılır gözlerimiz bir hatıranın kıskacında. ” A-aa nasıl yani, bende aynı öyle hissettim,” diye başlar cümlelerimiz. Yani şimdilik kısaca;
Hoş geldin.
Aysim

Sermin Yağcı
Üye
Active Member

Hoş geldiniz Gökçe Hanım, ne iyi ettiniz de geldiniz. Umarım burada yeni sorulara yeni kapılarla, cevaplar bulursunuz.

şebnem oral
Üye
Active Member

Gökçe hanımcım merhaba. Ellerinize sağlık, güzel bir geçmişe dönüş yazısı olmuş. Tekrar okuyunca siz de fark edersiniz; yazıya ilk paragrafta ben diliyle başlayıp üçüncü tekil şahsa geçmişsiniz. Sanırım ilk paragrafı buna göre düzenlemek gerek. Yazılarda görüşmek üzere, sevgiler

Sermin Yağcı
Üye
Active Member

Benim de yaptığım, o yüzden okurken fark edemediğim bir şeyi fark ettirdiğin için teşekkür ederim Şebnemcim ❤️

şebnem oral
Üye
Active Member

hep birlikte öğrenerek devam ediyoruz. biz de yazımızı yakın zamanda yollarız umarım. öpüyorum