Neden Alibeyköy’de Aydınlanmadım – Beliz Kudat

14 Temmuz 2013, Gambiya, Brikama

Bu hava şaka mı? Saat sabahın sekizi ve hava otuz beş derece! Hadi otuz beş derece oldun, yüzde seksen nem de ne oluyor? Söylediklerine göre, yağmur mevsimi başında nem böyle yüksek oluyormuş. Bulutlar öylesine kocaman, öylesine yere yakın ki, sanki tüm ağırlığını üstümüzde hissediyoruz.

Dün gece eve yerleştikten sonra bu sabah, ilk kez dışarı çıktım. Şehrin pazar yerini ve çevre mahalleleri dolaştık. Bakıyorum da insanlar sokaklarda salına salına yürüyorlar. Kimse ne havadan, ne de ortamın halinden etkilenmiyor gibi. Oysa sokağa çıkalı yirmi dakika bile olmadan saçlarım terden sırılsıklam oldu. Göğsümün üstüne fil oturmuş gibi, inanılmaz bir baskı ve ağırlık var… Nefes alamıyorum. Saniyede en hızlı terleme rekorunu kırmak üzereyim. Çöllere düşmüş gibiyim. Kalbim sıkışıyor. Şakaklarımdan bir mengeneyle sıkıyorlar adeta. Yüzümde muşmula bir ifade olduğunun farkındayım. Yanımda, burada benden önce görev yapan ve bana işleri aktaran gönüllü ile belgesel çekmeye gelen kızcağız var. İnsanlara ayıp olacak, huzursuzluğumu, mutsuzluğumu anlayacaklar diye gün boyu çok çekindim. Neyse, sorarlarsa sıcaktan derim… Gerçekten de böyle bir iklime alışkın değilim… Ama mesele sadece sıcak olsa iyi… Gerçekte, gördüğüm bu manzara karşısında afallamış durumdayım. Haykırarak ağlamak istiyorum. Durduk yerde çenem titriyor, kendimi zor tutuyorum.

Burası ne biçim bir yer? Çok pis bir yer burası… Sokaklar çöpten geçilmiyor desem, eksik olacak. Çöpten sokak görünmüyor. İnsanların bu durumu kanıksamış olmaları, etrafın pisliğine aldırış etmeyişleri yüreğimi dağlıyor; adeta onlara içten içe kızdığımı hissediyorum. Balçık olmuş kızıl toprağa karışan kahverengi-siyah çöpler, evlerin duvarlarından sokağa sızan yeşillenmiş köpüklü sular, ellerimi yalamak isteyen, bacaklarıma sürünen keçiler, yüzüme yapışan, ağzıma girmeye çalışan kocaman karasinekler, sırt çantamın bağlarından çekiştiren satıcılar ve bu koku… Bu kesif, bu insanın burnunu acıtan koku… Tütsülenmiş ve sıcaktan mayışmış balıkların buharına karışan ter kokusu. Yürürken her adımda bir sonraki adımı atmak daha da zorlaşıyor. Bacaklarım her seferinde daha da ağırlaşıyor. Adımlarım vıcık vıcık. Terliklerim yapış yapış. Yürümekte zorlanıyorum. Güya Gambiya’nın ikinci büyük şehriymiş burası. Şehir değil, mezbelelik resmen.

Dolaşırken düşündüm de, biraz enerjim olsa, buraları koşarak geçerim dedim. Bu sakince, gamsız yürüyen insan kalabalığını yara yara koşarım. Denize, Atlantik kıyısına doğru giderim… Yüzüme biraz okyanus esintisi gelir. Hiç değilse suya atlar serinlerim. Hem o zaman ağladığımı gören de olmaz.

Böyle bir şok yaşayacağımı tahmin etmiyordum. Afrika’nın fakirliğini, sefilliğini tabi ki biliyordum. Ama gelene kadar gerçekte neyle karşılaşacağını bilmiyormuş insan. Yoksulluk, kâğıt üstünde, fotoğraflar ya da görüntülerle idrak edilebilecek gibi değil. Yoksulluk değil de, yokluk demek daha doğru sanırım. Burada olmak, kalabalığın arasına karışmak, onlar gibi yaşamak kolay olmayacak… Bunu daha ilk günden anlıyorum.

Gambiya’da tuttuğum günlüğün ilk sayfası böyle açılıyordu. Alışkın olmadığım vahşi bir dünyada, hele de böyle depresif bir halde nasıl aylarca çalışacağımı düşününce geriliyordum. Kendi içimde yaşadığım ağırlık ve hüzün bir yana, ortam da beni şok etmişti. Daha önce Guatemala’daki yetimhanede çalışmaya başladığım ilk gün de, gördüklerim karşısında afallamış, hüzünlenmiştim. Ama bu kez yaşadığım sarsıntı farklıydı. Yetimhanedeki şefkat duygumun yerini burada, tiksinti, kızgınlık ve utanç almıştı. Yürüdüğüm her yerde, karşılaştığım her insanda derin bir değersizlik hissi algılıyordum. Daha önce Afrika’ya dair görmüş olduğum hiçbir fotoğraf, hiçbir görüntünün, okuduğum hiçbir yazının beni bu sefalete hazırlamamış olduğunu anlamıştım. Manzarayı anlatabilmek için ancak, Türkiye’nin en yoksul beldesinden yüz yıl geri gitmek gerekiyordu.

Gambiya’da ilk günlerde yaşadığım şaşkınlıktan sonra zamanla çevreme ve en önemlisi de duygu durumuma alışır oldum. Daha doğrusu, alışmak için kendimi zorladım. Afrika’da yaşama deneyimine kendimi mümkün olduğunca bırakmaya, buranın yaşam şartlarını olduğu gibi kabullenmeye, elimdeki işlere odaklanmaya ve kültürü tanımaya karar verdim. Ancak bu kendimi zorlayışım, hücresinin duvarına çizik atan, çalışma kampındaki bir mahkûmun ruh haline benziyordu. O Nazi gardiyanının sesi duyuluyordu sürekli, “Arbeit Mach Frei!” diye bağıran. Çalışmak Özgürleştirir…

Görev bilinciyle hareket ediyor ama aslında dönmek için günleri sayıyordum. Bu nedenle bazen iklimin sertliğinden, bazen de hasta düşmekten, elimdeki işleri tamamlayabilmek için limitlerimi zorladığım anlar oluyordu.

Şartlar ne kadar çetin olursa olsun gündüzleri çalışıyor, geceleri ise Brikama şehrindeki evimde bir başıma oturuyordum. Elektrik çoğu zaman kesik olduğundan gün boyu fırına dönen evimin içine geç vakte kadar giremiyor, odamın biraz serinlemesi için sabah ikiye, üçe kadar bahçede oturup yıldızları seyrediyordum. Gambiya’ya Temmuz ayında, yani yağmurlu mevsimin başlarında varmış olduğum için, sıtma mikrobu taşıyan anofel sinekleri her yerdeydi. Tüm vücuduma sürdüğüm sinek koruma ilaçları yeterli olmuyordu. Yatağımın üzerindeki cibinliği söküyor, başıma geçiriyor, oturduğum sandalyenin ayaklarına kadar indiriyordum. Plastik sandalyede, pozisyonumu bozmadan oturmaya çalışınca da uykumu alamıyordum tabi…

Filmlerde çok sık duyduğumuz o repliğin söylediği gibi; düşünmek için çok fazla vaktim oluyordu. O güne kadar içimde yüzleşmek istemediğim ne varsa gecenin sessizliğinde, hayalet gibi tek tek hortluyordu sanki. Bazı geceler, bahçemdeki mango ağacına dadanan yarasalar meyvelere dişlerini geçirip özünü şapır şupur içer, işleri bitince posalarını hoyratça yere atarlardı. Kocaman parçalar ağaçtan zemine çakılıp “güm!” diye şiddetli bir ses çıkardığında irkilir, yıldızlara bakarken dörtnala koşturan düşüncelerimden bir an için sıyrılırdım.

Gambiya ve sonrasında başka Afrika ülkelerinde çalışmış ve benzer duyguları tekrarlayarak deneyimlemiş olsam da, çok sonra, İstanbul’daki ‘normal’ hayatıma geri döndüğümde yaşadıklarıma anlam yükleyebildim: Afrika’da gerçek bir aydınlanma yaşamıştım.

Bu müthiş keşfimi paylaştığım yakın bir arkadaşım, büyük anlamlar yüklediğimiz böyle bir kelimeyi kullandığım için benimle epey dalga geçti. Yüzünde alaycı bir tebessümle, şu soruyu sordu: “İyi de, neden mesela Alibeyköy’de aydınlanmadın da, Afrika’da aydınlandın?”

Güzel soruydu… Cevabını da hemen verememiştim. Daha doğrusu o zamanlar cevabı içten içe biliyor ama tam olarak ifade edemiyordum. İşin aslı, bu aydınlanma, daha önce öngöremediğim, Afrika’nın yokluğuyla ilgili bir aydınlanma değildi.

Daha önceki yolculuklarımda, örneğin Orta Amerika seyahatimde aslında beni neyin mutlu ettiğini keşfetmiştim: Dilediğim gibi, özgürce yazmak. Hikâyeler anlatmayı, yeni coğrafyaları, insanları yazmak isteyişimi görmüştüm. Ama döndüğümde, İstanbul’un dinamiğinde sevdiğim şeyi yapmaya, yazarlığa soyunmaya cesaret edememiştim.

Kendimi bir şekilde sivil toplum çalışmalarının içine atmış ve korkumla yüzleşmek yerine kendime yeni bir ideal belirlemiştim: Başkalarına yardım etmek. Bugün düşünüyorum da, aslında kendime yardım etsem, yani hiçbir şeyden korkmadan kendimi sadece yazmaya versem çok daha iyi olabilirdi. Ama hem çok korkuyor hem de çok utanıyordum. Sözümü cesaretle söylemekten. Kendim olmaktan. Risk almaktan. Ayrıca bunları yapabilmek için kendimi şefkatle sevmem, hata yapmak için kendime izin vermem, başkalarının yazacaklarım hakkında söyleyeceklerini önemsememem gerekiyordu. Bunu nasıl başaracağımı ise bilemiyordum.

Sanıyorum her yolculukta sadece başka diyarları keşfetmekle kalmıyor, aynı zamanda kendimizle yeniden ve yeniden tanışıyoruz. Bazı yolculuklar bizi daha neşeli, daha coşkulu kılarken bazıları da bizi böyle içsel yolculuklar yapmamıza, farkındalıklar yaşamamıza neden oluyor. Afrika yolculuklarım, beni dış etkenlerden uzaklaştırıp öyle tek başıma bıraktılar ki, kendime söylediğim yalanları göz ardı edebilmem giderek zorlaştı.

Kendimle yüzleşmek zorunda kalışım, Gambiya’ya gidişimle başladı. Orada başlayan değişimi birkaç yıla yayılan, yavaş bir süreçte sindirdiğim için, arkadaşımın sorusunu da çok sonra cevaplayabildim.

O, “Neden Alibeyköy’de aydınlanmadın” sorusuyla elbet, “Yokluk, yoksulluk, her yerde aynı değil mi? Memleketin yokluğundan hiç mi etkilenmemiştin” demek istiyordu bana…

Benim aydınlanmam ise aslında kendi içimdeki yoksunlukla ilgiliydi. Kendi cevherimi, yapmak istediklerimi reddedişimle, ataletimi görmemle ilgili… Alibeyköy ya da İstanbul’un bir başka köyünde, hayatın alışagelmiş hay huyu içinde kendimi dinleyeceğim böyle bir vaktim asla olmayacaktı. O vakte ancak, Afrika’da sahip olmuştum.

Afrikalıların yoksulluğunda, kendimi değersizleştirişimi, kıtanın bağımlılığında kendi bağımlılıklarımı görmüştüm. Sonuçta bu kıtanın, bana beni gösteren bir ayna olduğunu keşfettim.

Afrika beni gafil avlayarak, kendimle yüzleşmem için zorlamış oldu. O yüzden, Toto’nun meşhur şarkısında söylediği gibi “Afrika’nın yağmurlarını kutsuyorum.”

Beliz Kudat

2
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
2 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
0 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
2 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir

Ağzına, kalemine sağlık Beliz Kudat. Afrika’da açtığın pencereden kendimi görmemi sağladığın için teşekkürler.

“Bugün düşünüyorum da, aslında kendime yardım etsem, yani hiçbir şeyden korkmadan kendimi sadece yazmaya versem çok daha iyi olabilirdi. Ama hem çok korkuyor hem de çok utanıyordum. Sözümü cesaretle söylemekten. Kendim olmaktan. Risk almaktan. Ayrıca bunları yapabilmek için kendimi şefkatle sevmem, hata yapmak için kendime izin vermem, başkalarının yazacaklarım hakkında söyleyeceklerini önemsememem gerekiyordu. Bunu nasıl başaracağımı ise bilemiyordum.”
Bu kısmı beni çok etkiledi.Bu hisler daha yalın ve vurucu anlatılamazdı sanırım. Bravo.