Neden Okuyoruz?

Bana, kendime dair bir soru seçme hakkı verseniz Neden Okuyorsun? sorusunu seçerdim. 

Ancak hızlıca cevap veremez biraz düşünürdüm.

Sanırım ilk cümlem, cevaplar bulmak yerine kendime daha çok ve daha iyi sorular sorabilmek için olurdu. Öğrenmek, bilgilenmek, amaçlarımı ve onlara ulaşmaya dair farklı yollar bulmak gibi cevaplarım da başı çekerdi tabii.

Bazen sırf meraktan, bazen eğlenmek için, bazen de öylesine amaçsız okuyorum.

Çoğunlukla başlamam gereken bir işten kaçmanın en güzel yolu. Böylece yapmam gerekenin yerine kitap okuduğum için zamanımı değersiz geçiriyorum suçluluğundan kurtuluyorum.

Aslında ihtiyacım neyse onu karşılamanın yolunu kitaplarla buluyorum.

Kimseyla paylaşmak istemediklerim var mesela, sizin yok mu? Benim çok. Onlarla ilgili sessiz bir sırdaş arayışım var. Yaşadıklarıma benzer şeyler yaşayanları, başa çıkma yollarını ya da nasıl çuvalladıklarını görmek bana iyi geliyor. Yalnız olmadığımı bilmeye ihtiyaç duyuyorum.

Gerçek hayatta istediğim gibi gitmeyen her şeyin beni delirtmesini engellemek için de okuyorum. Okuduklarım, yaşadığım her şeyle bağ kurmamı, kontrol edebildiklerimi, edemediklerimi görmemi sağlıyor. Ayrıca kelimeleri birleştirdikçe kafamın içinde oluşan yaratım da daha ilginç bir hal almaya başlıyor.

İsteyip yaşamaya cesaret edemediklerimi ya da yaşamak zorunda kalırsam çok zorlanacağım hayatları keşfetme merakıma da iyi geliyor.

1950 Rusyasını, korsanların yaşamlarını, denizlerin altını, Alp Dağlarının tepesini, okyanusa açılmayı, gezegenleri, Afrika’yı, Hindistan’ı, kutupları, ağaçları, hayvanları, bir katilin kafasının içinde dolaşmayı, insanların asırlar boyu yaşadıklarını, bunca çok hayatı nasıl keşfedebilirsin ki başka türlü? Yaşanacak tek bir hayatımız ve bulunabileceği tek bir yerimiz var öyle değil mi?

Üstelik kitabın içindeki bir savaşın ortasında bulunmak beni öldürmüyor ama ben savaşın ne olduğunu görebiliyorum. Mecbur değilsem yaşamak zorunda değilim. Savaşı bilmeden barışı nasıl anlamlandıracağım?

Ne kadarını okursam okuyayım elime geçen tüm kitaplar ve yaptığım tüm okumalar bana hiç kimsenin vermediği, kimsenin göstermediği farklılıkta bir hayat görüşü ve duruşu da sunuyor. Doğru olmak zorunda da değilim. Hata yapabileceğim en güvenli alan kitapların içi ve okuduklarımı yanlış anlamam.

Francis Spuffnik’in yaşadıklarının ve dünyanın üzerindeki gücünü sınırlandırmak için okuduğunu söyler. Bana çok anlamlı ve güçlü gelmiştir bu ifade. Kontrol edemediğimiz bir gücün üzerimizdeki baskısını sınırlandırmak çok büyüleyici değil mi sizce de?

Bazı yazarları okumak sinir bozucu, kafa karıştırıcı ama dönüştürücü. Bazı kitapların en başında çok zorlanıyorum, iki üç kere okumak zorunda kalıyorum. Bırakmak, kütüphanemden bile uzaklaştırmak istiyorum.

Yine de buna rağmen devam ettiğim yazarlardan Paul Auster’in aklımda tuttuğum cümlelerini paylaşmadan geçmek istemem;

Hiç bir kitap, savaşın ortasında masum sivillerin ortasına bomba düşmesini engellemedi, hiçbir zaman aç bir çocuğun midesine yiyecek koymadı ya da hayvanların katledilmesini durdurmadı ama bizi daha iyi, daha adil, daha ahlaklı, duyarlı ve anlayışlı insanlar haline gelmek üzerine düşünmemizi sağladı. Çünkü ister katil olsun, ister bilim insanı, herkesin kitaplardan aldığı “bir şeyler” mutlaka var. Çünkü kitaplarda ki hikayelerde atılan bir mermi kimseyi öldürmüyor. Çünkü hikayelere karşı konulmaz ve evrensel bir açlık duyuyoruz. Hayatımı hiç görmediğim insanlarla, asla tanımayacağım insanlarla konuşarak geçirdim ve nefes almayı bıraktığım güne kadar devam etmeyi umuyorum.”

Virginia Woolf’u okurken bağımsız ve özgür bir kadın olup olmadığımı ve yaptıklarımın nelere değeceğini ya da değmeyeceğini sorgulamaktan yorgun düştüğüm oluyor evet. Bazen beni dibi görünmeyen bir soru kuyusuna düşürse de bir yol bulmamı da sağlıyor.

Dönemlerime, yaşadıklarıma ve yaşıma göre de okuduklarım değişiyor. İş hayatımda başka kitaplar okumuştum, anne olunca başka, şimdi başka kitaplar okuyorum. Yıllar önce bir çırpıda okuduğum kitaplara şimdi elimi süremiyorum. Belki doymuşumdur belki de hikayelerini bu yaşımla değerlendirmeye hazır değilimdir.

Son iki senedir de en çok babamın ölümünü anlamak, anlamlandırmak, öfkelerime bir boks ringi bulmak ve içimden geldiği gibi yasımı tutabilmek için okuyorum.

Biraz uzatmış ve sizi bu soruyu sormanıza bir miktar pişman etmiş olsam da anlatacaklarım bitmedi henüz.

Geçenlerde bir kitapçı da gezinirken Okuma Üzerine Yakın Okumalar isminde bir çeviri kitabı karşıma çıktı. İngilitere’de Stop What You’re Doing and Read This adı ile Vintage Yayınevi tarafından yayınlanmış.

Yazarların okuma serüvenlerini anlatan kısa yazılardan oluşmuş. Bu tip kitaplara ilk sayfasından başlamıyorum. Aralardan seçip, ara ara okumayı tercih ediyorum. Sayfaları öylesine çevirirken Önüme Carmen Callil’in yazısı çıktı. Galiba ilk anda yazının başlığı dikkatimi çekti; Hakiki İblisler. Böyle bir kitap için fazla iddialı bir başlık gibi gelmiş olabilir. Çünkü diğer yazıların başlıkları kitabın adı ile uyumluydu.

“Refah seviyesi yüksek ülkelerde doğan birçok insan gibi ben de epey şanslı bir çocukluk geçirdim.” diyerek başlıyordu yazı. İlk cümle nereden olduğunuzu bilmeden bir yerden kanınıza girer bazı kitaplarda. Benim de girdi. Çeviremedim sayfayı.

Kitabevinde kenardaki koltuklardan birine oturdum, ilk sayfayı gözümle tararken yazının ilerleyen satırlarında “Babam bir avukattı” cümlesini görünce ilk cümlesinden başlayarak okumaya başladım. 7-8 sayfalık Hakiki İblisler bölümünü orada bitirdim ve kitabı satın aldım. Kitabın diğer yazılarını henüz okumadım, ne zaman okuyacağımı da bilmiyorum ama Carmen Callil’in peşine düştüm.

1932’de Avustralya’da doğmuş. Eğer bir filme çevrilmemişse, pazarlama stratejisi oluşturmuyorsa veya sektörün çok içinde değilse bir çok insan Virago Yayınlarının kurucusu, Chatto&Windus’un yayıncısı, Booker Ödülü Eski Başkanı ve Uluslararası Man Booker Ödülü jürisi Carmen Callil ismi ile karşılaşmamış olabilir.

Carmen Calill şu anda 82 yaşında, İngiltere’de yaşayan bir yayınevi sahibi, yazar ve hala üreten bir kadın.

Carmen’in babası avukat, bir üniversitede Fransızca okutman, Arapça da bilen, çok okuyan bir adam. Aynı zamanda bir kumarbaz. Kitap, gazete ve dergi kolleksiyoncusu. Kitap kumarbazı diyor Carmen babasına. Açık arttırmadan aldığı kitapların yanı sıra parti parti satılan döneme ve eskiye ait tüm kitapların bir şekilde mutlaka babasına geldiğini söylüyor.

Carmen 9 yaşındayken, babasını ağır ağır öldüren bir kanserden kaybediyor. Babası ölmeden önce de Carmen bir manastıra gönderiliyor. Dört kardeşler. “Her birimiz bu ölümle farklı şekilde başa çıktık” diye anlatıyor. En vurucu cümlelerden biri bu benim için. Hem babası ölmüş bir kadın buluyorum karşımda hem de insanın kendisine göre ölümle başa çıkma yöntemi geliştirmesi cümlesi bana aitmiş, benim için yazılmış gibi hissediyorum. Oysa değil. Kitapların yaptıkları illuzyonlardan biri sadece bu.

Carmen, babasının geride bıraktığı kütüphanenin içinde kaybolarak başa çıkıyor babasının ölümü ile. Dillere, ciltlerine, türlerine, yazarlarına, yayınevlerine ve dönemlerine göre ayrılmış, felsefe, psikoloji, biyografiler, tiyatro oyunları, romanlar, ansiklopediler, seyahat, dil, tarih, sanat, insan anatomisi ve hatta safsatalar üzerine bir çok alanda kitaplar var. Yazının içerisinde Carmen çok güzel tasvir etmiş kütüphaneyi. Dokunarak geziyor gibi hissediyorsunuz. Kitapların illuzyonlarından biri de bulunduğunuzdan başka bir dünyayı hissetme imkanı sunar.

Carmen bu kadar kitabın içerisinde, en çok etkilendiği yazarlardan biri olan babasının da çok sevdiği gezgin ve yazar George Borrow’dan bahsediyor sık sık. Gezginliğinde yaşadığı maceralar, açıksözlü anlatımı, tüm tehlikelere rağmen gezilerine devam etmesi ve babasının Borrow’un yazdığı kitapların üstüne düştüğü notlar Carmen’in hayatında büyük izler bırakmış.

Üniversiteden sonra girdiği bir yayınevinde sekreter olarak çalışmaya başlıyor.

1960 yılında, kitaplar konusunda babasını aratmayan bir müptelalıkta olan annesini ikna edip, hayatını daha iyi yaşayacağını düşündüğü Londra’ya taşınıyor. Beş yıl aradan sonra biraz şans biraz da şanssızlık nedeni ile yine bir yayınevinde çalışmaya başlıyor. Kendi deyimi ile “Yayıncı kız” oluyor ve şöyle anlatıyor; O zamanlar sekreter olmak istemeyen kadınlar için geriye kalan bir kaç işten biriydi yayıncılık. 60’lı yıllar dünya için zor zamanlar olsa da o zamanların Londra’sı genç olmak için harika bir yerdi ve çocukluğumu beslemişti. Özgürlük yanlısıydık ve o yıllarda yükselişe geçen feminizim de bunun bir parçasıydı.

1960’lı yıllarda, erkekler ciddi meseleler hakkında konuşurlarken, kadınların dekoratif şekerlemeler gibi sessizce öylece durduğu bir çok yemek masasında bulunmuş olduğunu farkediyor. Bir akşam yine böyle bir ortamdayken, yumruğunu masaya vurarak bağırıyor…“Benim de Bangladeş’le ilgili fikirlerim var.” Çünkü George Borrow’da böyle yapardı diye ekliyor.

Carmen’in bunu yaptığını okurken hissini çok derinlerde bir yerde duyumsadım. Büyük bir dolmuşlukla, hayat akışımın düğüm noktalarına indirdiğim yumruklarım geldi gözümün önüne. Yumruğun masaya iniş anında çıkardığı sesi, herkesin şaşkın bakışlarını ve Carmen’in yüzündeki ifadeyi bile canlandırabildim kafamda. Çünkü aynısını ihtiyacım olduğunda, bıçak kemiğe dayandığında, artık gemiyi yürütemediğimde fiziksel veya mecazi anlamda yaptığımı hatırladım. Bazen yapmak isteyip te yapamadım ve o yumruğu kendi mideme attım. O yüzden biliyorum o hissi. Bazen sizi kendinize getiren bu hisler çok derinlere saklanır. Kitapların, saklananları uyandıracak kadar derinlere nüfuz eden hatıralara ulaşmak gibi bir illüzyonları daha vardır.

Sonraki günlerden birinde, Goodge Sokağı’ndaki bir barda içki içerken kendi yayınevini açma fikri aniden zihninde beliriyor Carmen’in. Yayımlanması gereken, unutulmuş ya da ihmal edilmiş kitapları yayımlamak istediğine karar veriyor. Onları ortaya çıkararak herkesin erişimine açmak istediği kitapları kendisi gibi olanlara ulaştırabileceğine inanıyor.

Ve 1972 yılında Virago Yayınevi’ni; sessizliği kırmak, kadınların sesini duyurmak, annesine, kendisine ve kadınlara ait kadın hikayeleri anlatmak için. Sadece savaşan erkeklerin tarihini değil, kadınların tarihini de anlatmak için. Kadınlardan ve kadın yaşamlarından bahseden kitaplar için. Her zaman kitapların ve yazarların insanların hayatlarını değiştirdiklerine inandığı için. Mevcut eşitsizlikten sadece hoşgörü ile çıkılacağına inandığı için. Erkek kardeşlerimiz, kocalarımız, amcalarımız ve babalarımızla birlikte ancak bu değişimin mümkün olacağına inandığı için kuruyor. Hala da buna inanıyor ve üretimine hala aynı inançla devam ediyor.

Bir çoklarına göre fazla idealist ama Carmen’e göre oldukça mütevazi hevesleri olan bu kararından sonra, yayınevinin ilk kitabını basmak için 1975 yılında kolları sıvıyor.

O dönem bir arkadaşının ısrarı ile okuduğu sonrasında hayatımın romanı dediği, 1933 yılında Michael Holroyd tarafından yazılmış Frost in May ( Matyıs’ta Don ) ile yayınevini hayata geçiriyor.

Bir İngiliz manastırına kapatılmış dokuz yaşında bir kızın, kendisinden yaşça büyükleri tarafından boyunduruk altına alınmasına karşı gösterdiği duruşun hikayesini oldukça eğlecenli bir şekilde anlattığı kitap, zengin Virago Modern Klasiklerinin ilk kitabı oluyor.

Virago, bugün, aralarında Toni Morrisın, Margaret Atwood gibi pek çok ünlü kadın yazarla birlikte sesinin çıkması gereken bir çok kitabı da konuk eden saygın bir yayınevi.

O gün o masaya attığı yumruk, hayatı boyunca sessizliklere ve bir köşede kalmışlıklara karşı en iyi bildiği yoldan çıkaracağı ses olmaya devam ediyor.

Çünkü kitapların, yazarların yayınevlerinin ve okuyucuların dünya tarihinin en geniş savunma ordusu olarak her zaman dimdik ayakta kalacağına, yola devam edeceklerine ve devam etmek zorunda olduklarını düşünüyor Carmen.

Carmen’le çok benzer inançlara sahip olan ben de, Carmen gibilerin, diğer tüm kitapların, karakterlerin, yazarların ben de yarattığı, her ne olursa olsun sen en iyi bildiğin yoldan ve inandığın gibi devam et hissini, hep hatırımda tutmak için okuyorum.

Yapmak istediklerime inancımı sağlam tutmak ve mücadelemi devam ettirmek için okuyorum. Yoldan saparsam rotamı hatırlamak için okuyorum.

Çocukluğumu korumak ve bu günümde ben de oluşturduğu cesareti kullanmak için okuyorum. Hayatın beni koyduğu yerde kendimi korumak, dengemi sağlamak, neye hakkım olduğunu bulmak, değerlendirmeler yapmak, yaptığım seçimlerin neticeleri ile ilgili daha olgun sorumluluk alabilmek için okuyorum.

Cevapların değil, en çok soruların peşine düştüğüm için okuyorum. 

Peki ya siz Neden Okuyorsunuz ?

Yazarın Notu ; Bu yazıyı yazmak için çok uğraştım. Her oturuşumda uykuların bastırdığı gözkapaklarıma, aç olmadığım halde doldur beni diyen mideme, kaşınan eklemlerime sordum onlar da aynı şeyi söylediler. Çok zordu…

Zordu çünkü bunu anlatmak sıradan bir şey değil benim için. Çok kötü bir noktada tıkandım. Günlerce de aynı yazı üstünde uğraştım. Neden okuduğuma dair hissettiklerimi kelimelere hakettikleri gibi dökebilmek istedim.

Çocukluğumdan beri kitaplarla yaşadığım hayatımı bir kaç sayfada ortaya koymak, bunu yaparken yine gidip babası ölmüş bir kadını bulmak, yaşadıkları ile empati kurmak ve kendi seslerini ve varoluşlarını duyurmaya çalışan kendimle beraber tüm kadınları düşünmek oldukça zorlayıcı oldu. Kendime her kalemden saldırdım. Gölgelerimle karşılaştım ve çok öfkelendim. Hala tam bir barış sağlayabildim mi emin değilim. Bir ara okura hitaben istemezseniz okumayın, çarpı yukarıda rahat olun, yazarlar okumadığınızı bilmez, kelimeler de size gücenmez gibi bir cümle bile kurdum. Yine de bu konuyu yazmayı bir kenara bırakamadım. Neil Gaiman’ın, “migreniniz ağrıdığında da, eşiniz sizi terk ettiğinde de yazacaksınız” sözü çınladı durdu. Elimde bir çok konu olmasına ve konu zorunluğu olmamasına rağmen bu yazıdan sıyrılamadım. Ve Yeşim’le bunu konuştuğumda bana kendine olanı da yazmalısın belki demesi bu yazının akmasını ve bana göre şimdilik bitmesini belki de içimde henüz tanımlayamadığım bir şeylerin başlamasını sağladı.

Belki yeni yolculuklara başlamak için okuyanlardansınız siz de…

Seçil Güven Mehmetoğlu
Ocak 2020

Related Articles

Yavaş Yazmanın büyüsü

Dört yıldır bir roman üzerinde çalışıyorum. Kitap Yazma Ayında başladığım bir hikaye. Roman nasıl yazılır anlatmak kolay; bir başkasının yazdığı romanda neresi sarkmış, karakterler gelişmiş…

Geribildirim Üzerine Notlar

Geribildirim severim, kendimi geliştirmemi sağlar. Çoğumuz bunu iddia ediyoruz ama bu eğitilmiş bir sevgi. Aslında hiç kimse eleştirilmeyi sevmez; yazar faydasını bilir, canının acıyacağını ama…

Sınırlar

Neden önemli? Hangi tarafında olmak istiyorsun? Ülkelerin, şehirlerin, evlerin, okulların bahçelerin sınırları neden var, nasıl aşılıyor? Toplumun, birlikte yaşadığın insanların sınırlarına nasıl yaklaşıyorsun? Peki ya…

5
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
5 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
5 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
5 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
Nil Yüksel

Çok samimi, çok gerçek, o yüzden de su gibi aktı yazın. Kalemine sağlık Seçil, seni okumak çok güzel.

Yaprak Karaman

o kadar güzel, o kadar naif o kadar isyankar o kadar içten ki yazdıklarınız bir çırpıda ama içime sine sine okudum. iyi ki yazmışsınız. iyi ki okumuşum.

Gizem

Yüreğin seni zorlasa da kalemin yine su gibi akmış Seçil. Hem faydalı hem düşündürücü ayrıca da heyecan verici bir yazı olmuş. İyi ki tamamlamışsın… 🙂

Reyhan

Seçil Güven imzalı bir yazı okuyacağım zaman bilirim ki çokça düşüneceğim, hem yepyeni hem de kendimle ilgili pek çok şey öğreneceğim, gururlanacağım, az biraz kıskanacağım ve kesinlikle esin duyacağım. Sen ne kadar zorlansanda okuyucunun işini öyle kolaylaştırıyorsun ki; zihne, yüreğe su gibi akıyorsun. Hikayen bol olsun. Kalemine sağlık.

GÜLTEN

Seçil hanım,
Yüreğinize sağlık, yazınızı heyecanla okudum. Ben de yaşamım boyunca iyileşmek için okudum, yazdım. Yazınız bir çoğumuzun hislerine tercüman olmuş. Okumaya, yazmaya devam..
Sevgiyle
Gülten Karahan

Araç çubuğuna atla