Sevilen

18 Şubat 1931 yılında Lorain Ohio’da Chloe Anthony Wofford isminde bir kız çocuğu dünyaya geldi. Dünya o gün; analiz eden, keşfeden, farkına varan, anlamlandıran ve bunu sınırları zorlayarak ve uçları göstererek paylaşacak bir insanın gelişine habersizce tanıklık etti.

Kendisini hatırladığından beri kitaplar üzerine kurduğu bir dünyanın içinde yaşayan Chloe, ismi gibi açarak ve keşfederek büyüdü. Çocukken yazar değil, okuyucu olmanın peşine düştü.
Gerçekten iyi bir okuyucuydu.
En sevdiği yazarlar; Jane Austen ve Leo Tolstoy, Ralph Ellison, Richard Wright’tı. İşçi bir ailenin dört çocuğundan biri olmasına rağmen dönemin şartlarını zorlayarak üniversitede edebiyat okudu. Yüksek lisansını dil üzerine yaptı ve bitirme tezini Virginia Woolf ve William Faulkner’ın eserleri üzerinden gerçekleştirdi.
Önceleri okumaya ihtiyaç duyduğu her şeyin yazıldığına inanıyordu ancak zaman geçtikçe ve okumaya devam ettikçe eksik sesler olduğunu farketti.

Tüm yaşananları öncelikle kendisinin anlamlandırması gerektiğini anladığından okumak istediği kitabın hem yazarı hem de ilk okuyucusu olmaya karar verdi. İlk kitabından 44 yıl sonra verdiği bir röportajda şunları söyledi;
“İlk kitabımı, onu okumak istediğim için yazdım. Böyle bir öznesi olan bu türden bir kitabın – en savunmasız, hiç betimlenmeyen, ciddiye alınmamış küçük siyahi kız çocukları – edebiyatta ciddi anlamda hiç varolmadığını düşünüyordum. Hiç kimse – dekor karakterler olmaları dışında – onlar hakkında yazmamıştı. Bunu yapan bir kitap bulamadığım için “Peki, hem yazar hem okurum” diye düşündüm. Beni bu yazma işine bulaştıran işte bu okuma dürtüsüydü…”

Boşanmış, iki çocuklu ve çalışan aynı zamanda da çocukluğundan beri bibliyofil olan siyahi bir kadının yazmaya başlaması okumaya ihtiyaç duyduğu kitabı bulamadığı için gerçekleşti.

1970 yılında En Mavi Göz bu şekilde ortaya çıktı.

38 yaşında başladığı En Mavi Göz’ü çoğunlukla çocukları uyurken tamamladı. Kendisine en rahat ayırabileceği zamanın, şafak sökmeden önce sabah saat beş civarları olduğunu farkedince hayatının düzenini buna göre kurdu. Çocuklar ve dünya uyanmadan hemen önceki karanlığa bir fincan kahvesi eşlik ederken yazılarının başına oturdu. Ve bu ritüelin sadece nonseküler diyebileceği bir alana girmeye hazırlık olduğunu fark etti. Bu kadar erken kalkmasının erdemden çok aklının daha iyi çalışabildiği zamana hizmet ettiğini bilecek kadar kendisini analiz etmişti.

Yaratıcılığın ne zaman ortaya çıktığını, en çok ne zaman yazabildiğini, ideal odanın ne olduğunu, nasıl bir ortam istediklerini, sesin veya sessizliğin nasıl olması gerektiğini, kargaşanın içinde mi yoksa dinginlikte mi yazabildiklerini bulmalarını ve bunun kişinin parmak izi kadar özel olduğunu yıllarca öğrencilerine ders olarak anlattı.

Hem verdiği derslerde hem de eserlerinde insanın kendisini okumasının, kendi sesini ortaya koymasının ve kendisine ait alanını oluşturmadan önce nerede olduğunu anlamlandırmasının üzerinde çok durdu. Keskinliği ve yumuşaklığı en uç sınırlarda anlatmaktan hiç kaçınmadı.

Ne yazacağına dair bir fikri olmadığında ortada duran kaos, belirsizlik ve kargaşanın içine bakmaktan hiç çekinmedi. Oradaki her malzemeyi yazılarının içinde kullandı.

Özellikle önemsiz olarak nitelendirdiği karakterlerden hep akılda kalıcı sözler çıkmasına izin verdi. Hiç bir karakteri bir diğerinin gölgesinde dekor olarak bırakmadı. Onların adına konuşmadı ve hepsinin isimlerini özenle ve bir anlamı olarak seçti.
Lise yıllarında Chloe ismini arkadaşları telaffuz ederken zorlandığı için Anthony’nin kısaltması olan Toni’yi tercih etmesi ve boşandığı eşinin soyadı olan Morrison’ı kullanarak ilk kitabının basıldı. Kitaplarında tam ve gerçek ismini kullanamama konusundaki pişmanlığını eserlerinde gidermeye çalıştı.

Açıklığa hep önem verdi. Hiç bir şeyin arkasına saklanmadan olanı gördüğü gibisinden çok olduğu gibi yazması can acıtıcı olsa da O’nu Toni Morrison yapan en büyük değerlerden biri haline geldi.

Performansına değil, çalışmasına güvendi. Elleri ağrıyana kadar kağıda mürekkepli kalemlerle yazdıktan sonra bunu bilgisayara geçirirken editör ve okuyucu yanını hiç kullanmadı. Her temize geçirdiği metinde biraz daha metninin efendisi oldu, anahtarlarını ve sınırlarını eline aldı kimseye bırakmadı. Yazarken kafasında hiç bir zaman okuyucusu olmadı, sadece karakterleri ve hikayesinin içinde kaldı.

Princeton’da yaratıcı yazarlık dersleri verirken , yazmanın bazı kısımlarının öğretilebileceğini ancak imgeleme ve yeteneğin öğretilemeyeceğini üzerine basa basa söyledi. Yeteneğin şikayet etmeden sadece çalışılarak ve yazılarak geliştirebileceği konusundaki katılığını hiç yumuşatmadı.
Ancak şikayet etmeden yazarlarsa öğrencilerinin gittikleri diller için yol gösterebileceğini yönlendirme yapabileceğini hep söyledi.

Ve öğrencilerine girdiği ilk derste söylediği söz bile tek başına bir ders niteliğindeydi;
“ Ne biliyorsan onu YAZMA”

Kendilik alanından çıkıp, hiç tanımadığı birisini, bir şeyi, bir hayatı yaratmanın, kurgulamanın ve varoluşlarının tamamen dışında bir yaşamı tahayyül etme yetisini çok önemsedi.

Yanlış yapmanın kötü olmadığını savundu ancak yanlış yapıp doğru olduğunu düşünmekten her zaman kaçınmalarını gerektiğini şu sözlerle öğütledi;

“Ben başarısızlığı kabullenir – burası önemli; bazıları kabullenmez – ve onu düzeltirim çünkü bu bir veridir, malumattır, neyin işe yaramadığı hakkındaki bilgidir. Bu da yeniden yazmak ve düzenlemek demektir.”

Sanatçının kutsallığını her zaman ön planda tuttu. Sanatçıların, ressam olsun, yazar olsun farketmeden, insan olarak bir hiç olabileceğini ancak görme biçimlerinin kutsallığını ve tanrısallığını her seferinde dile getirdi. Yazıda şatafattan uzak durmanın ancak bu şekilde gerçekleşebileceğini anlattı.

Yazarlığını gerçekleştirirken günlük rutinlerinden hiç bir zaman şikayet etmedi. Zorlamanın yerine disiplini tercih etti. İşini, hayatını ve çocuklarını sürdürmenin yanında yazarlığı için küçücük bir masanın üstünde koca dünyaların ışığında bilmediği ancak gördüğü, içinde bulunduğu, izlediği, farkettiği, kendisini sorumlu bulduğu, hayatı hariç tüm meseleleri yazdı.

1993 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alırken yaptığı konuşmasında baskıcı dillere karşı tavrını şu şekilde ortaya koydu;

“İstediği kadar heybetli ya da kuvvetten düşmüş olsun, ister kutsallığın altını oysun, infilak etsin ya da onu reddetsin; ister katıla katıla gülsün ya da bir haykırış koparsın, alfabe, sözcük seçimi, tercih edilen sessizlik olmaksızın, kendi hâline bırakılan dil bilgiye akın eder, bilginin yıkımına değil. Oysa sorgulayıcı olduğu için yasaklanan, eleştirel olduğu için itibarsızlaştırılan, farklı olduğu için silinen edebiyatı bilmeyen var mı? Kendi kendini tahrip eden dil düşüncesi kaç kişiyi öfkelendiriyor?”

Toni Morrison, 5 Ağustos 2019’da öldü. Arkasında bir çok oyun, senaryo, kitap, binlerce ders verdiği öğrenci, milyonlarca okuyucu ve daha üzerine düşünüp kendi sesimizi ortaya koyacağımız koca bir dünya bıraktı.

Kendi adıma bir çocuk, bir genç kız, bir kadın, bir anne, bir çalışan, bir okuyucu ve bir yazar olarak hayatımın her döneminde ve bundan sonrasında kendime ilham aldığım bir insana dualarımı bu yazı ile gönderiyorum.

Diliyorum ki zamanı gelince aynı masada yazılarımızı yazar ve tartışacak ortam buluruz.

Kelimelerin ışığında…

Seçil Güven Mehmetoğlu
Ağustos 2019

2
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
2 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
3 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
2 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir

Çok sevdim Seçil eline sağlık. Gerçekten ilham verici bir yazı olmuş. Dualarının kabul olması dileğiyle sevgiler

Üstadı senin kaleminden okumak çok güzeldi teşekkürler Seçil.