Yazmaya Başlamak için 5 Öneri: ikinci öneri

“Mükemmeliyetin yüksek standartlarla alakası yoktur. Mükemmeliyeçilik ileriye doğru bir adım atmayı red etmek, o adımdan korkmaktır. En iyisine ulaşma çabası değil, kendimizin en kötü yanına, o kendimiz dahil, hiç bir şeyin yeterli olmayacağı inancımıza doğru bir adımdır.” – Julia Cameron

Yazı Evinde bir buluşma hatırlıyorum. Kitabı yeni çıkmış bir konuğumuz vardı. Söyleşi gecesi yapmıştık. O, kitabını nasıl yazdığını, yazarlık sürecini anlatacaktı, katılanlar soru sorabilecekti. Konu nasıl oraya geldi bilmiyorum ama bir yerde bu çok güzel yazan yazar, kendisine yazar diyemeyeceğini söyledi. Sadece bir kitabı vardı ve tek bir kitap bir insanın kendisi hakkında yazar olarak bahsetmesine yeterli değildi. 

Kaç kitap yeterli olur acaba kendimize yazar diyebilmemiz için? Belli bir şekilde yazarsak, belli bir kitlenin onayını alırsak mı yazar olabiliyoruz? Ne zaman yeterli olacağız, ya da yazdıklarımız ne zaman, kime göre, nasıl yazılırsa yeterli sayılacak?

Bir başkasının yazar tanımına sığmaya çalışmasak, ne yazardık? Her gün yazıyorsak, okuyorsak, kelimelerin büyüsüne kapılıyor, hikayelerin içinde kayboluyorsak ve tüm bunları yazarak yapıyorsak ama bize yazar denmiyorsa ne deniyor?

Bugün o mükemmel olacak derdinden uzaklaşmak, kendimizi tanımlamadan yazmak için bir önerim var. Julia Cameron’un bir söyleşisinde duyduğum bir şey bu. Tıkandığı, bir dağ evine kapanıp yetiştirmesi gereken bir senaryoyu tamamlamaya çalıştığı ama bir türlü ilham perisiyle barışamadığı bir dönemde yaptığı bir çalışma. O evin bir penceresinden görünen bir dağ varmış. Cameron her gün o pencerenin önünde oturup dağa bakıp dağı yazarmış. Her gün bunu yaparak o tıkanıklığını açmış. Siz de deneyin.

Ya evinizin bir penceresinden görünenleri yazın, ya masanızda duran eşyaları yazın, neredeyseniz, hemen önünüzde ne duruyorsa onları tarif etmeye başlayın. Kaleminiz hareket etsin. Gerisi mutlaka gelir. 

Örnek
Tramvaylar geçiyor bu evin önündeki caddeden. Görmüyorum onları. Beşinci katta evimiz. Ben damları görüyorum, bir de gökyüzünü. Tramvayları duyuyorum. Bir de karşı binanın çatı katında yaşayan bir adamı görüyorum her gün. Bornozla dolaşıyor hep. Sabahları pencerelerini açıyor. Her biri iki kanatlı, üç penceresi var. Hepsini, tüm kanatları açıyor. Pencerenin içine çarşaflarını, yastıklarını ve havlu koyuyor. Hemen sağındaki binada pencereleri tül perdelerle hep kapalı duran bir daire var. Yaşlı bir adam, bazen de başörtülü yaşlı bir kadın geliyor pencereye. Birbirlerine çok benziyorlar. Ufacık kalıyorlar o pencere çerçevesinde. Tülleri geri çekmeden. Kimseyi, tülleri bile rahatsız etmek istemiyormuş gibi kafalarını altından sokup pencereden bakıyorlar. Biraz duruyorlar orada. İkisi farklı zamanlarda geliyorlar pencereye. İkisi de ellerini çenelerinin altına, dirseklerini pencerenin pervazına dayayıp öylece duruyor, beş kat aşağıda, sokaktan geçen arabaları, insanları seyrediyorlar. Ben de onları seyrediyorum.

1
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
1 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
1 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
1 Yorum yapanlar
EZGİ ALKAN TUZCU Güncel yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
EZGİ ALKAN TUZCU
Üye
Active Member

Hemen bu önerinin üzerine altı dakikada şöyle bir şey yazdım:Hemen önümde duran beyaz bir duvar var. Duvar diyince aklıma Berlin Duvarı geliyor nedense. Öyle kazınmış zihnime. Bir de şarkı var melodisini hatırladığım ama sözleri net çıkaramadığım. Duvarları yıkmak gerek gibi klişe laflar da çıkıyor içimden. Arkada muhabbet kuşu şakıyor. Sesi öyle güzel ki. Ben de açım herhalde. Kelimelere, güzel sözlere, ince duygulara, büyülü düşüncelere. Bu yüzden sarılmak istiyorum kaleme ve kağıda. Ama yaklaştıkça uzaklaşmama neden olan o hain mükemmellik duygusu. Çok fena. Hep ertelememe neden oluyor. Bir gün o hiç gelmeyecek bir gün en iyisini yapacağım inancı ile erteliyorum boşuna.… Devamını oku »