Yazmaya Başlamak için 5 Öneri

Tıkanırız. Yazarken o muhteşem fikirle başlayan yazı, benzini biten bir araba gibi tökezlemeye başlar, bir süre sonra da gitmez. Yazar tıkanıklığı diye bir şey yoktur, oturur yazarsın diyenler var. Ben o dünyada yaşamıyorum. Ben tıkananlardanım. Yazacak bir şeyim olmadığından tıkanmam, aksine yazacak çok şey vardır ama hepsi zihnimde birbirine dolanmış, düğüm olmuştur ve ben o düğümü çözmek için ipin ucunu bulamadığım için tıkanırım. Yazamadıkça da içimde anlatılmayı bekleyen her neyse şişer. Yıllar içinde o ipin ucunu yakalamak için yollar keşfettim. Onları paylaşmak istiyorum sizinle. Bugün ilkini paylaşacağım. Belki işinize yarar. Belki de siz tıkanmayanlardansınız, o zaman okumanıza gerek yoktur. 

Sevdiğim yazarlar vardır. Paul Auster, Stephen King, Murathan Mungan, Joyce Carol Oates, Oya Baydar… bunlardan bazıları. Bazılarını hikaye anlatma becerilerine hayran olduğum için, bazılarını kullandıkları dile hayran olduğum için severim. Bazıları metaforları muhteşem kullanır. Hepsi bir ihtiyacımı karşılar. Tıkandığımda onların yazdığı bir öykü, bir roman alırım önüme. Bir bölüm seçerim ve o bölümü aynen o sayfada olduğu gibi geçiririm kağıda, bazen kalem kağıtla bazen bilgisayarın tuşlarıyla, o an içimden nasıl geliyorsa. Sadece bu işlem bile kalemimi açar, ipin ucunu gösterir ve anlatılmayı bekleyen hikayeler çorap söküğü gibi gelir. Bazen de gelmez. İpin ucunu tutmuşumdur ama çektiğimde kolay gelmez gerisi. O zaman da o sayfaya geçirdiğim bölümde kelimeleri değiştirir kendi hikâyeme dönüştürmeye başlarım. Kopyalamak değildir bu, doğrudan kullanırım onun satırlarını. İlki işe yaramazsa bu kesin yarar ve ne yazacağımı anlamaya başlarım. Boş bir sayfaya geçer yazmaya başlarım

Örnek: Oya Baydar – Elveda Alyoşa: Bir Duraktır Frankfurt

Bir şehir değildir Frankfurt…

Dünyanın dört bir yanına kalkan bütün trenlerin çoktan kaçtığı, kederli, biraz da korkulu bir gece garıdır. Kırk yılın yenilgilerinin yüküyle ağırlaşmış eski bavullar üstünde, geciken bir şafağın sabırla beklendiği bir sabahçı kahvesidir. Betonlar arasına sıkışmış tek bir ağacın dallarında yaşanan dört mevsimin boğucu bir Alman disipliniyle yıllar boyu art arda dizildiği, tiaytro dekoru bir penceredir. Odadan odaya sinirli, huysuz, eğriti dolaşan – kediler yerleşikliği sever – adsız bir kara kedidir. Yalnızlığımızdan, yabancılığımızdan duyduğumuz sinsi korkuyu yenmek için dudağımızın kenarına iliştirdiğimiz ve artık bir kas kasılmasına dönüşüp uykuda bile bizi terk etmeyen, mahcup, ikiyüzlü bir gülümsemedir. 

Bir duraktır Frankfurt…

———-

Bir şehir değildir Istanbul…

Asla vazgeçemediğin, her sevişme sonrasında asla bir daha beraber olmayacağına yemin ettiğin ama bir sonraki gece yine kendini kollarında bulduğun eski bir sevgilidir. İlk heyecanların anılarıyla yüklü, tanıdık bir parfüm kokusu, sığındığın çarşafların sıcaklığıdır. Soğuk bir yatakta uyandığın, pencerelerden giren keskin günışığında yok olan bir büyü ve ardında bıraktığı sıvası dökülmüş duvarlar, yalnızlık kokan bir yataktır. Bir vapurun arkasında yalnız içtiğin demi fazla kaçmış bir çay, yediğin kuru kaşarı tek, yağı fazla kaçmış bir tosttur. Ekim geldiğinde karşına çıkar, sesini duyar eve götürmek isteyeceksin diye korktuğun zamansız dünyaya gelen, aç, yalnız sokak kedileridir. 

Vazgeçemediğindir İstanbul…

2
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
2 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
2 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
2 Yorum yapanlar
Zeliha AltınkayaDeniz Köker Güncel yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir
zeliha Altınkaya
Üye
Member

çok çok iyi, teşekkürler 🙂

Deniz Köker
Üye
Active Member

Elinize sağlık. Teşekkürler…