Yeşim Taşı

Var mı yeteneğim? Yazabilir miyim? O’nun gibi yazabilir miyim? İşte tam da onun gibi. Ne düşünüyorsam yazmış. Tam da bu dediklerimi. Ben de düşünmüştüm bunu oysa. Yazmıştım hatta çok benzer cümlelerle defterimin bir köşesine. Keşke…Onlar gibi olabilmem mümkün değil.

İçlerindeki “yaz” sesine herşeyden daha çok kulak veren insanlardan mı bahsediyorsun? Yazarken yazar olanlardan, kağıdın üstünde düşünenlerden bahsediyorsun değil mi? Hani akıllarına gelen her satırı zaman, mekan farketmeden karalayıverenlerden.
O cümlelerin nasıl yaza yaza geldiğini biliyor musun peki? Kaç satırın silindiğini, kaç kelimenin yerlerinin değiştiğini, üstlerinin çizilip karalandığını. Kaç satıra yeniden başlandığını, günlerce yazamıyorum diye kıvranırken yazamadıklarını bile yazdıklarını biliyor musun?

Zamanım da yok zaten. Kitap bile okuyamıyorum son bir kaç yıldır. İş, ev, çocuklar derken kalmıyor hiç bir şeye zamanım. Ah bir zamanım olsa.
Dur şu ortam güzel olsun, mumlar çiçekler koyayım, dur evi de toplayayım, dur yemeği de yapayım. Arkadaşım aradı, çok olmuş görüşmeyeli, bir kahve iyi gelir. Bu dolabı ne zamandır toparlayacaktım zaten. Yürüyüşümü de yapayım.
Herşeyi bitirip oturayım başına temiz, derli toplu. Herşey dediğin biter mi dersin?

Dilleri olsa ne derlerdi acaba tüm bu dolaplar, yığın yığın eşyalar, çekmecelere sıkıştırılmış tencereler tavalar. Kokusu tüten ocaktaki yemeğin anlatacakları var illaha ki.
Yazıver işte bunları ne derlerdi. Sen oluver dilleri. Sen konuştur. Bırak söylesinler sana ne dertleri var da yığıldılar bu kadar hayatının tam ortasına.
Sen nerede yığıldın kendine acaba?

Ağaca çıkmış inemeyen kedinin yukarıdan gördükleri ol yürürken.
Trafiğin ortasında saatlerdir çaresizce bekleyen gözüne kestirdiğin bir insanın camından süzül sessizce.
Direksiyona sabitlemiş bakışlarını çöz bize.
Sabahtan beri ayakta duran stilettonun içinde kalmış ayakları sen konuştur yazarken. Serbest bırak onları. Çıkarıp atsın toplantının ortasında ayakkabısını. Şöyle parmaklarını oynatıp kan akışını sağlarken, eliyle ovuştururken, “kusura bakmayın ama beynimi sıkıyorlar gibi hissediyorum içinde, sunumu bu şekilde yapacağım” desin. Böyle başlasın hikaye. Özgürlüğe kavuşan parmakların coşkusunu, kavuşturanın cesaretini anlat bize. Ya da o stilettonun içinde kendine olan güvenini her sabah bir zırh gibi kuşandığını, akşam eve gelirken yerle bir oluşunu okuyalım. Sen yaşamıyor musun böyle şeyler?

Ama ya saçma olursa. Ya beğenmezlerse. Ya kimse okumazsa. Gülerlerse bana. Hadi canım bu da yazı mı diye düşünürlerse.
Ya çok beğenirlerse ve onlar da yaparsa bunu. Hayalini kurarlarsa yaptıklarının. İsteyip te yapamadığının yapılırsa ne olacağını okumak pek iyi gelirse.
Bırakıverirse içindeki endişeli kadını senin kaleminin ucuna. Sallansın dursun hem sen rahatla hem o rahatlasın.

Yazar mı ? Ben mi ?
Yok artık daha neler, karalıyorum işte birşeyler.
Yazar olmama daha çok var. Kırk fırın ekmek yemem lazım.
Saygısızlık etmek istemem kimseye.
Tıp fakültesinden yeni mezun cerrah “kestik işte birşeyler, doktor mu? olmama daha çok var” mı diyor? Her kesilecek hastanın peşinden mi koşuyor? Giysene önce hırkanı üstüne.

Eline neşteri alınca başlıyorsun 40 fırın ekmeğin bir ucundan yemeye. Senin de neşterin kalemin, kesiver kanasın rahatlasın. Çok çirkin yaz bir de üstüne. Kötü yaz, kendin bile okuyamaz ol. Süsleme. Öldür hatta hastayı, masada bırak. Bırak ölsün kan kaybından. Senin elinde bir güç daha var o kalemle. Yeniden hayata dönüşünü de gidenin ardından kalanı yazmak ta sana kalmış.
Sanırsın ki yazmak için yazar mertebesine ulaşılmalı önce. Öyle bir mertebe yok. Yokmuş. Ben de aradım bulamadım. Diyeyim de sen yine aramak istersen ara.
Yazmak bir iyi günse bin kötü gündür. Mertebesi, diplaması, sertifikası yazılarındır ve hatta yazıp sakladıkların, yanlış diye düşündüklerin, ortaya koyamadıklarındır. Hayattan okuduğun ayrıntılarındır yazmak. Sahip çıkmak sana kalmış her hikayeye.
Bir yazara edilecek en güzel duadır; hikayen bol olsun.

Çok oturunca ruhum sıkılıyor benim masanın başında. Boynum ağrıyor, belim ağrıyor. Yazmak istiyorum ama bir türlü oturamıyorum uzun saatler.
Baksana ne demiş Murakami, Koşmasaydım Yazamazdım kitabında. Bu kadar sağlıksız bir eylemi yapabilmek için koştum. Sağlıksız bir ruh da, sağlıklı bir bedene gereksinim duyar. İşte bu yüzden böyle biri sanatçı olamaz denilse bile, ben koşmaya devam ediyorum. O yüzden her sabah ne istiyorsan yapsana bedenine.

Yazmak için iş mi bırakılır? Nasıl para kazanacağım ben peki? Kitabım çıksa, satsa. Ama öyle olmuyormuş o iş. Yayınevleri, editörler, basım derken. Yazarak para kazanabilen çok az yazar varmış. Peşimden koşmayacaklar ki benim sonuçta.
Yaratıcı yazarlık kurslarına gitsem. Yazmanın üniversitesi var mı ?
Şöyle bir enine boyuna öğrensem bu iş nasıl yapılır en baştan başlasam.
Ne yapacağım ben? Nereden başlayacağım?
Elindeki kalemi değdirsen bir kağıdın köşesine. Aklına gelen ilk kelimeyi bırakıvermekle başlasan. Düşüncelerinin uçmadan kaldığı tek yerin o kağıdın üstü olduğunu farketsen. Sıyrılıp kalıplarından senden başka kimse okumayacakmış gibi devam etsen. Ne noktasına ne virgülüne takılmadan kelimelerle dans etsen. Herkesi boşversen.
Kendi yolunu bulup, kendi sesini çıkaracağın en güzel ortamdır kağıdın üstü.
Bak bu kadarın içinden kendine en uygununu mu arıyorsun yazarken? Yapayalnız bir eylemde olsa yazmak senin gibilerin de olduğunu bilmeye, bir yolda ilerlemeye, bir planda kalmaya, hikayeni dinleyecek, ruhunu duyacak insanlara ihtiyacın mı var ?
Aç yeni bir pencere bilgisayarının karşısında. Bembeyaz ekranın üstünde saatlerdir yanıp sönen imlece inat et.
www.sanalyazievi.com ‘a tıkla. İçinden akan binlerce soruya, daha çoğuna, cevaplarına, endişelerine, sancılarına yer bulduğun, düştüğün, kalktığın sihirli dünyanın kapısından adım at.
Efsaneye göre büyük Çin Ejderi’nin yeryüzüne boşalttığı yaşam tohumlarının donmuş hali Yeşim taşıymış. Hala insanlık ellerinde yeşimden tılsımlar taşır, bir işe başlamadan önce onu tutar, okşar ve ondan güç alırmış.
Sen de tutacağın bir Yeşim taşı bulacaksın içeride…

Sanal Yazı Evi’ni kurarak yazarları, yazının gücüne şifasına inanları bir araya getiren, onların kendi seslerini çıkarmalarına vesile olan, yeri gelince bize bizden çok inanan, hayatı yazarak okumayı gösteren, yazmanın büyülü dünyasının kapısını ardına kadar açan, kelimelerin kıfayetsizken daha güzel olduğuna bizi de inandıran Yeşim Cimcoz’a sonsuz sevgimle…

Seçil Güven
Mayıs 2019

8
Kimler Neler Demiş?

Please Giriş to comment
8 Yorum sayısı
0 Yorumlara gelen cevaplar
8 Takip edenler
 
En beğenilen yorum
En ateşli yorum
8 Yorum yapanlar
  Bildirim al  
Bildir

Hikayen bol olsun Seçil. O güzel yüreğine sağlık.

O güzel yüreğinden öperim Seçil… ♥️

Seçiiiilll hayır ağlamıyorum,gözüme toz kaçtı. Oyyyyy canım benim.

Ne kadar güzel yazıyorsun, nasıl güzel dökülüyor kelimeler kaleminden. Canım Seçil.

ruhuna sağlık canım Seçil

O kadar harika bir yazı olmuş ki! Seçil beni binbir duygunun içine soktun. Güzel yüreğine sağlık.
Ayrıca o güzel Yeşim taşına kenarından kıyısından dokunmaya başladığım için kendimi çok şanslı hissediyorum ❤️

Seçiiil muhteşem! Sen nerede yığıldın kendine acaba ? Bayıldımmm … Tümüyle hepimizin sesi olmuşsun Benden de sonsuz sevgi sana da canım Yeşim taşımıza da yol arkadaşlarıma da❤️

Kaleminize sağlık Seçil Hanım❤